Nüfus istatistiklerinde “0-17 yaş grubu” olarak anılan 22 milyon çocuğumuz var. Yani ülkemizde her dört kişiden biri çocuk. Türkiye’nin geleceği olacak bu çocuklar, bugün, ülkenin tüm sorunlarını yüklenmiş kırılgan bir hedef.
OECD verilerine göre Türkiye, çocuk yoksulluğunda en kötü ikinci ülke konumunda. 7 milyona yakın çocuk yoksulluk sınırının altında yaşıyor; yani her üç çocuktan biri, temel beslenme, eğitim ve sosyal imkânlara erişemiyor.
Bu cümlenin ağırlığını hissetmek zorundayız: Her üç çocuktan biri! Karnı doymayan, ısınamayan, eğitim ve sağlık gibi temel hizmetlerden faydalanamayan 7 milyon çocuk!
*****
Hem Birleşmiş Milletler hem de TÜİK verileri, bu çocukların yaklaşık yüzde 4.4’ünün, yaklaşık 720 bin çocuğun çalıştığını söylüyor. Oysa hepimiz, bu sayının çok daha yüksek olduğunu, ancak kayıtlarda görünmediği için bu çocukların işçi sayılmadığını biliyoruz. Tarlada, sanayide, sokaklarda, atölyelerde görüyoruz onları. “Çırak” adı altında ucuz işgücüne dönüşen çocukları…
Yüzlerce çocuk, bu ülkede çalışırken ölüyor! Kendilerine uygun olmayan işlerde çalıştırıldıkları, okul yerine işyerinde oldukları için ölüyorlar! Utanmadan “Kaza” diyoruz, ancak bu ölümler, planlı bir politikanın öngörülebilir bir sonucu. Çocuklarımızı kurban eden bir politikanın…
*****
Yetişkinlerin bitmez şiddetiyle kuşatılmış çocuklarımızın en korunaksız olduğu yerlerden biri de din kisvesi altında her tür sömürünün kaynağı olan dini kurumlar. Ensar Vakfı’ndan İsmailağa’ya bağlı Kuran kurslarına dek pek çok tarikat, vakıf ve cemaat çevresinde, yıllar boyunca sayısız çocuk istismarı davası Türkiye’nin gündemine geldi. 6 yaşındaki çocukların bile cinsel istismara uğrayabildiği kurumlar bunlar.
Yaşananlar, münferit sapkınlıklar değil; denetimsizliğin, laiklik ilkesinin kağıt üzerinde bırakılmasının, “dindar nesil” adına çocukların örgün eğitimden koparılmasının sonucu.Devlet, kimi zaman bu yapılarla protokoller imzalıyor, kimi zaman onlara bina tahsis ediyor, kimi zaman da “birkaç çürük elma” diyerek dosyayı kapatmaya çalışıyor. Oysa bir ülkede tek bir çocuğun bile, devletin göz yumduğu bir yapıda istismara uğraması, o devletin bütün meşruiyetini sorgulatmaya yeter.
*****
Gelelim eğitime…
Türkiye’de eğitimin niteliği, özellikle yoksul çocuklar söz konusu olduğunda ayrı bir eşitsizlik katmanı oluşturuyor.
Bir tarafta kalabalık sınıflar, ücretini velilerin tamamladığı okullar, öğretmen açığı, sürekli değişen sınav sistemleri; diğer tarafta sermayeye ve belirli inanç gruplarına açılan “eğitim piyasası”. Bu ortamda çocuk ne tam anlamıyla bir öğrenci olabiliyor, ne de çocuk kalabiliyor. Sınav stresi, gelecek kaygısı ve yoksulluğun ortak baskısı altında, henüz 12–13 yaşında “hayat bitmiş” hissiyle büyüyor.
*****
Toplumun en korunaksız kitlesi olan çocukları korumak zorunda olan devlet bu arada ne yapıyor? Anlatayım…
Türkiye Büyük Millet Meclisi, çocuk yoksulluğu, çocuk işçiliği, tarikat yurtlarındaki istismar, MESEM’lerdeki ölümlerle ilgili araştırma yapılmasını önerisini, istisnasız reddediyor. Bu konudaki en acı örnek, Ensar Vakfı’nda onlarca çocuğun tecavüze uğramasının araştırılması önerisini reddeden vekillerin, sıraya girip birbirlerini kutlamaları! Bir gün bir milletvekili, bu vekillere dönüp “Utanmıyor musunuz?” diye haykırdı. Yanıt, bu ülkede devletin çocukları bırakın korumayı, çaresizliğin ellerine bırakmasının kanıtıydı: “Utanmıyoruz!”
Utanmıyorlar! Hem de hiç…
Yorumlar
Kalan Karakter: