Antalya son günlerde peş peşe sarsılıyor. Şiddeti küçük olsa da etkisi büyük. Çünkü bu sarsıntılar sadece yer kabuğunu değil, yıllardır dilden dile dolaşan bir yanılgıyı da sarsıyor: “Antalya’ya bir şey olmaz.”
Oysa bu söz ne bilime dayanıyor ne de tarihe. Antalya, Türkiye’nin en aktif deprem bölgeleri kadar sık sarsılmıyor olabilir. Ancak bu durum, bu kentin deprem gerçeğinden uzak olduğu anlamına gelmez.
Aksine, Antalya ve çevresi ikinci derece deprem bölgesi içinde yer alırken, bazı noktalar birinci ve ikinci derece kuşakların kesişim alanlarına oldukça yakın konumda bulunuyor. Yani bu şehir, sanıldığı gibi “güvenli” bir coğrafyada değil.
Tarihsel kayıtlar da bunu açıkça ortaya koyuyor. Osmanlı arşivlerinden jeolojik çalışmalara kadar pek çok veri, Antalya’nın yüzyıllardır depremlerle iç içe olduğunu gösteriyor.
Yani Antalya’nın depremle ilişkisi yeni değil; sadece uzun süredir sessiz kalan bir zeminin verdiği sahte bir güven duygusuna alışılmış.
Asıl tehlike ise çoğu zaman gözden kaçıyor. Antalya’nın büyük bölümü alüvyonlu, yani yumuşak zeminler üzerinde kurulu.
Kıyı şeritleri, dolgu alanlar ve dere yatakları deprem dalgalarını büyütebilecek özellikte. Bu da küçük ya da orta büyüklükteki bir sarsıntının bile bazı bölgelerde ciddi hasar yaratabileceği anlamına geliyor.
Buna bir de kontrolsüz büyüme ve turizm baskısı eklendiğinde tablo daha da hassas hale geliyor. Deniz kenarlarına yapılan yüksek katlı oteller, hızla artan nüfus, eski yapı stokları ve zaman zaman tartışma konusu olan denetim eksiklikleri Antalya’yı daha kırılgan bir şehir haline getiriyor.
Üstelik burada yaşanacak olası bir deprem, sadece binaları değil, kentin en önemli ekonomik gücü olan turizmi de doğrudan etkileyebilecek bir risk taşıyor.
Bu yüzden “Antalya deprem kenti değil” demek, belki de yapılabilecek en büyük hata. Çünkü asıl tehlike deprem değil, deprem olmayacağına dair oluşturulan yanlış güven duygusu. Bu düşünce, önlem almayı geciktiriyor, riskleri görünmez kılıyor ve en önemlisi bizi hazırlıksız bırakıyor.
Artık masallarla değil, gerçeklerle yüzleşmenin zamanı. Bu şehirde zeminlerin bilimsel olarak incelenmesi, yapı stokunun ciddi şekilde denetlenmesi ve risklerin açıkça paylaşılması gerekiyor. Büyük tesislerden küçük konutlara kadar herkesin bu sorumluluğun bir parçası olması şart.
Antalya güzel bir şehir. Güneşi, denizi, hayatı var. Ama bu güzellikleri korumanın yolu, görmezden gelmekten değil, gerçekleri kabul edip hazırlıklı olmaktan geçiyor.
Yorumlar
Kalan Karakter: