“Türk Einstein’ı” olarak anılan, 2015’te kaybettiğimiz ünlü bilim insanı Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun bir kitabının adıdır Bye Bye Türkçe. Yıllar önce okumuştum. Bir sigorta şirketindeki genç çalışanın “Bana bir meeting atamışlar, birazdan sizi arayacağım” diye mesaj atmasıyla, Sayın Sinanoğlu’nu bir kez daha andım.
“Plaza dili” diyorlar buna… İngilizce ve Türkçe sözcüklerin gelişigüzel karıştırıldığı; her iki dile de tam olarak benzemeyen, sadece o “camia”dakilerin anladığı tuhaf bir dil. Örnek mi? Buyurun…
“Parking lota atalım.”
“Bu işin ownership’i kimde?”
“Bunu forward eder misin?”
“Bir meeting atalım.”
“Şu konuya fokus olalım.”
“Hızlıca bir update geçeyim.”
“Bunu align edelim.”
İnsan duyunca ister istemez soruyor: Böyle konuşulur mu ya! Bu ne saçmalık? Mesele İngilizce bilmek değil. İngilizce bilmek elbette kıymetli. Mesele, Türkçe düşünürken Türkçe konuşmayı bırakmak. Bir dili bilmek başka şeydir; o dili, yerli yersiz, gösteriş gibi, yapıştırma bant gibi cümlenin her yerine yapıştırmak başka şey.
*****
“Plaza dili” denince çoğu kişi bunu iş yerinin kapısından içeri girince başlayan bir jargon sanıyor. Oysa işin tedirgin edici tarafı şu: Bu dil sadece toplantı odasında kalmıyor; dışarı taşıyor, kafeye oturuyor, evin salonuna giriyor. İnsanlar artık günlük hayatta da “deadline”, “feedback”, “quick win” diye konuşuyor. Bu noktada artık “meslek dili” değil, “kimlik dili” oluyor.
Şimdi burada bir ayrımı netleştirelim: Uzmanlık dili ayrı şeydir, günlük dil ayrı. Doktorlar kendi aralarında tıp terimleriyle konuşur, bu normaldir. Ama doktorun sokakta Latince konuşarak dolaşması ne kadar garipse, birinin hayatın her anını toplantı diliyle yaşaması da o kadar garip.
Bu dilin Türkçeye zararı sadece “kulağa çirkin gelmesi” değil. Daha derin bir tahribat var: Kelime kaybı, düşünce kaybıdır. Dil, zihnin rafıdır. Raflar boşalınca fikirleri nereye koyacaksınız? “Öncelik verelim” demek varken “prioritize edelim” dediğinizde, Türkçenin üretkenliğini devreden çıkarıyorsunuz. Bir süre sonra “iletmek, yönlendirmek, aktarmak, paylaşmak, göndermek” gibi kelimeler zihinden düşüyor. Geriye tek bir çivi kalıyor: “forward etmek.” Sonra o çiviyle her şeyi asmaya çalışıyorsunuz. Olmuyor.
Bir de bu dilin görünmeyen bir işlevi var: Statü göstergesi. “Ben bu dünyaya aidim” demenin bir yolu. Kimi zaman bilinçli, kimi zaman alışkanlık. Ama sonuç değişmiyor: Dil, iletişimin aracı olmaktan çıkıp bir “sınıf işareti”ne dönüşüyor. Ve sınıf işareti olan dil, birleştirmez; ayırır. “Aynı kelimeleri bilenler” ile “bilmeyenler” arasında görünmez bir duvar örer. Türkçenin ortaklaştırıcı gücü zayıflar.
*****
Konunun en alıcı yönü ise, dil ile bağımsızlık arasındaki ilişki… Bağımsızlık sadece sınır çizmek, bayrak asmak değildir. Bağımsızlık, zihinsel bir meseledir. Zihnin de aracı dildir. Bir toplum kendi kavramlarını üretmez, her kavramı dışarıdan hazır alır ve sonra o kavramlarla düşünmeye başlarsa, fark etmeden başkasının zihinsel haritasında yaşamaya başlar. Bu, kültürel bağımsızlığın sessiz kaybıdır.
İşte tüm bu nedenlerle, Türkçe konuşmak, hatta olabilecek en iyi biçimde konuşmak, bir tercih değil; bir sorumluluktur. Çünkü kelimelerimiz bizim zihinsel vatanımızdır. O vatanı “forward” edip gidemeyiz.
Yorumlar
Kalan Karakter: