Antalya’da artık çok temel bir soruyu yeniden sormak gerekiyor: Bu kıyılar gerçekten halkın mı, yoksa parası olanın mı? Çünkü sahaya baktığınızda, kanuna değil fiili duruma göre işleyen tuhaf bir düzen görüyorsunuz.
Vatandaş havlusunu serecek yer arıyor, ama bazı oteller denize doğru büyümeye devam ediyor. Öyle şezlong koyarak, üç şemsiye atarak değil; havuzla, platformla, iskeleyle, peyzajla, kalıcı imalatla büyüyor. Sonra da kimse çıkıp “Bu nasıl oluyor?” diye sormuyor. Daha doğrusu soruyor da cevap yerine ecrimisil makbuzu gösteriliyor.
Manavgat’taki örnek tam da bu yüzden sıradan bir turizm dosyası değil. Eski hava fotoğrafına bakıyorsunuz, bir de bugünkü haline. Ortadaki fark sadece düzenleme farkı değil; kamu alanına doğru yürüyen fiili kullanım farkı. Kıyı kenar çizgisinin deniz tarafı anayasal olarak devletin hüküm ve tasarrufu altındaki alan. Yani halkın alanı. Ama sahada ne görüyorsunuz? Havuz alanları büyümüş, platformlar ilerlemiş, sahil kullanımı değişmiş, kamuya ait olması gereken yer otelin kullanım alanına dönüşmüş. Bunu görünce insanın aklına yatırım değil, işgal geliyor. Çünkü adı ne kadar cilalanırsa cilalansın, kamu alanı özel işletme konforuna tahsis ediliyorsa orada bir hukuk sorunu vardır.

İşin daha vahim tarafı ise bunun münferit bir örnek olmaması. Antalya kıyılarında yıllardır aynı mantığın işlediğine dair çok güçlü bir kamuoyu algısı oluşmuş durumda. Sistem sanki şöyle çalışıyor: Önce yap, sonra devletle konuşuruz. En kötü ihtimalle ecrimisil öderiz.
Oysa ecrimisil, bu memlekette özellikle bazı çevrelerin göstermeye çalıştığı gibi bir ruhsat değil. Tapu değil. Kullanım hakkı hiç değil. Tam tersine, devletin sana “Sen burayı hukuka aykırı kullanıyorsun” deme biçimi. Peki o zaman asıl soru şu: Madem hukuka aykırı, neden tahliye yok? Neden eski hale getirme yok? Neden vatandaş sahile sandalye koyunca zabıta geliyor da kıyı kenar çizgisine havuz yapanlara yıllarca dokunulmuyor?
Tam da bu tartışmaların ortasında Antalya Milli Emlak Daire Başkanı Yusuf Karataş’ın görevden alınması kulisleri daha da hareketlendirdi. Kamuoyunda en çok konuşulan iddia şu: Manavgat’taki sahil kullanımına ilişkin kiralama talebine sıcak bakılmadı, kriz burada çıktı. Bunun resmi teyidi şu an yok. Ama böyle bir iddianın bu kadar güçlü biçimde dolaşıma girmesi bile başlı başına alarmdır. Çünkü eğer gerçekten bir kıyı işgali dosyasında devletin içindeki direnç tasfiye ediliyorsa, mesele bir otel meselesi olmaktan çıkar. Doğrudan kamu idaresi meselesine dönüşür. O zaman şu soruyu sormak zorunda kalırız: Türkiye’de kıyıları artık devlet mi yönetiyor, yoksa fiili durum oluşturan yatırımcı mı?
Burada turizm düşmanlığı yapan yok. Antalya turizmle yaşar, yatırım olsun, oteller kazansın, şehir para kazansın. Kimsenin buna itirazı yok. Ama turizm başka şeydir, kamu alanını özel bahçeye çevirmek başka şeydir. Antalya’da yıllardır yapılan tam da budur. Beş yıldızlı tesis büyüyor, vatandaş küçülüyor. Özel kullanım genişliyor, kamu alanı daralıyor. Sonra buna yatırım deniyor. Kusura bakmayın ama bunun adı yatırım değil; kamunun sessizce geriletilmesidir. Devlet kıyıda küçülüyor, otel büyüyor. Asıl rezalet de burada başlıyor.
Sorumluluk da öyle ustaca dağıtılıyor ki, sonunda kimseye tam dokunamıyorsunuz. Turizm tahsis alanı deniyor, Hazine deniyor, orman deniyor, bakanlık yetkisi deniyor, belediye deniyor. Sonuç? Herkes birbirine bakıyor, kıyıdaki fiili kullanım yerinde duruyor. İşte Antalya’nın en tehlikeli hastalığı da bu: Herkesin gördüğü ama kimsenin gerçekten durdurmadığı düzen. Böyle böyle kıyı gidiyor. Böyle böyle halkın alanı tabelasız biçimde özelleşiyor. Böyle böyle hukuk, yatırımın arkasından koşan yorgun bir memura dönüşüyor.
Bu yüzden bugün sormamız gereken soru gayet nettir: Bu büyümeye kim izin verdi? Kim denetlemedi? Kim görmezden geldi? Kim “şimdilik dursun” dedi? Çünkü mesele artık tek bir otel, tek bir sahil parçası, tek bir ecrimisil dosyası değildir. Mesele, Antalya kıyılarında kamuya ait alanların yıllardır fiilen özel işletmelere dönüşmesi iddiasıdır. Ve bu iddia artık öyle kenardan konuşulacak bir dedikodu değil; devletin, yatırımcının ve yerel idarenin önüne konulması gereken ağır bir kamu sorusudur.
Antalya’nın cevabını beklediği soru şudur: Kıyılar gerçekten halkın mı? Yoksa sadece parası olanın mı? Bu soruya dürüst cevap verilmeden, bu şehirde ne turizm temiz olur ne de kamu vicdanı rahatlar.
Yorumlar
Kalan Karakter: