Türkiye’de felaketler yaşanıyor.
Ama asıl sorun, yaşandıktan sonra unutulmaları.
Kartalkaya’yı konuştuk.
Yangını konuştuk.
Hep aynı cümleyi duyduk: “Bu bir doğa olayı.”
Oysa bazı felaketler doğa olayı değildir.
Bazıları, biline biline büyütülen risklerdir.
Bu yazı, yaşanmış bir felaketi anlatmıyor.
Henüz yaşanmamış, ama bilinen, uyarıları yapılmış bir riski kayda geçiriyor.
Yer: Antalya.
Adres: Boğaçayı.
Bu bir siyaset yazısı değil.
Bir korku metni hiç değil.
Bu yazı; mühendislerin, bilim insanlarının ve teknik raporların yıllardır söylediği ama kulak verilmeyen bir gerçeğin kaydıdır.
Boğaçayı sıradan bir arazi değildir.
Burası bir taşkın yatağıdır.
Zemini alüvyondur.
Yani suyla yaşayan, suyla şekillenen bir alandır.
Bu tür alanlarda yapılaşma, suyun doğal yayılma alanını daraltmak demektir.
Taşkını hızlandırmak, afeti büyütmek demektir.
Üstelik artık iklim krizi diye bir gerçek var.
Yağışlar daha kısa sürede, daha yoğun geliyor.
Bu da şu anlama geliyor: Dünün istatistikleriyle bugünün riskleri yönetilemez.
Bu nedenle Boğaçayı, yapılaşma açısından en dikkatli olunması gereken alanlardan biridir.
Bu yalnızca kişisel bir görüş değildir.
Mühendislik ve şehircilik alanında hazırlanmış raporlar yıllardır aynı noktaya işaret ediyor: Bu alan risklidir.
Taşkın tehlikesi yüksektir.
Yerleşime uygun değildir.
Yapılaşma, afet riskini artırır.
Bu uyarılar bugün yapılmadı.
Dün de değil.
Yıllardır yazılıdır.
Dolayısıyla kimse çıkıp “bilmiyorduk” diyemez.
Peki tüm bu teknik uyarılara rağmen sahada ne oluyor?
Boğaçayı’nda büyük ölçekli bir konut projesi kapsamında şantiye kurulmuş durumda.
Temel hazırlıkları ve fiili süreç başlamış görünüyor.
Burada bir suçlama yok.
Bir iddia da yok.
Sadece olgusal bir durum var:
Teknik riskler bilinirken, fiili süreç ilerliyor.
Bu noktada önemli bir detay daha var.
Söz konusu riskler yalnızca teknik raporlarda kalmış değil.
Sahada yapılan basın açıklamalarıyla, muhalefet temsilcileri tarafından da kamuoyuna taşınmış durumda.
Yapılan açıklamalarda; alanın dere yatağı ve alüvyon zemin olduğu, taşkın ve can güvenliği risklerinin göz ardı edilmemesi gerektiği vurgulandı.
Ayrıca bilimsel raporlarla yürütülen proje süreci arasındaki çelişkiye dikkat çekilerek, karar mekanizmalarının bu teknik uyarıları dikkate alması çağrısı yapıldı.
Bu durum, meselenin yalnızca uzman çevrelerin değil, kamusal tartışmanın da konusu haline geldiğini gösteriyor.
Ve tam da bu noktada şu sorular artık kaçınılmaz hale geliyor: Bu teknik raporlar, taşkın ve zemin uyarıları karar vericilerin önüne eksiksiz biçimde konuldu mu?
İlgili bakanlıklar, Boğaçayı’nın taşkın riski, zemin yapısı ve iklim etkileri konusunda tam ve açık biçimde bilgilendirildi mi?
Valilik ve yerel idareler, bu alanın taşkın yatağı olduğu gerçeğini ruhsat ve onay süreçlerinde dikkate aldı mı?
İlgili kamu kurumları projeye görüş verirken hangi teknik kriterleri esas aldı?
Çünkü mesele çok net: Eğer bu teknik uyarılar masadaydı ve buna rağmen süreç ilerlediyse, bu bir tercihtir.
Eğer masada değilse, bu çok daha büyük bir yönetim sorunudur.
Aynı bölgede, daha önce mühürlenmiş ve faaliyeti durdurulmuş bir beton santralinin, proje kapsamında yeniden çalışır hale gelmesi de ayrıca sorgulanması gereken bir başlıktır.
Bu izin hangi hukuki gerekçeyle verildi?
Geçici mi, kalıcı mı?
Hangi kamu yararı tanımıyla?
Bu sorular yalnızca çevreyi değil, kamu yönetiminin şeffaflığını da ilgilendirir.
Önümüzdeki aylarda Antalya’da uluslararası bir iklim zirvesi düzenlenecek.
Orada ne konuşulacak?
İklim krizi.
Sel ve taşkın riskleri.
Afete dirençli şehirler.
Peki aynı şehirde, bu başlıklar masadayken, neden bu riskleri artırabilecek projeler sahada ilerliyor?
Bu bir suçlama değil.
Bu, çok net bir çelişki tespitidir.
Ve altını özellikle çizerek söylemek gerekir: Bu yazı bir kehanet değildir.
“Felaket olacak” demiyor.
Ama şunu çok net söylüyor: Eğer bir gün Boğaçayı’nda bir taşkın, bir can kaybı ya da büyük bir zarar yaşanırsa, kimse “bilmiyorduk” diyemez.
Çünkü mühendisler söyledi.
Raporlar yazıldı.
Uyarılar yapıldı.
Riskler tarif edildi.
Yetkiler ve sorumluluklar belliydi.
Bugün bu sorular soruluyor.
Bugün bu kayıt düşülüyor.
Bu saatten sonra mesele siyaset değil.
Mesele proje değil.
Mesele; bilimi mi dikkate aldığımız, yoksa felaketlerden sonra üzülmeyi mi tercih ettiğimizdir.
Bu yazı, yarın geç kalmamak için bugün konuşmanın kaydıdır…
Yorumlar
Kalan Karakter: