2025 bitti.
Antalya açısından bu yılın kısa bir özeti yapılacaksa, süslü cümlelere gerek yok: Bu şehir büyüdü denildi ama gelişmedi.
Rekor kırdı denildi ama güçlenmedi.
Vitrini parladı, içi ise biraz daha çürüdü.
Antalya, 2025’te yine uluslararası sahnedeydi.
Diplomasi Forumu yapıldı. NATO dışişleri bakanları geldi.
Dünyanın gözü birkaç günlüğüne bu şehirdeydi.
Fotoğraflar güzeldi, salonlar doluydu, protokol kusursuzdu.
Ama bir kenti fotoğraflar yönetmez.
Bir şehri, vitrini değil mutfağı anlatır.
Aynı yıl içinde Antalya, Cumhuriyet tarihinin en ağır yerel yolsuzluk dosyalarından bazılarına sahne oldu.
Büyükşehir Belediye Başkanı tutuklandı.
Manavgat’ta baklava kutusundan rüşvet çıktı.
Belediye yöneticileri, iş insanları, aracılar…
Dosyalar büyüdü, yayıldı, derinleşti.
Asıl çarpıcı olan ise artık bu haberlerin kimseyi şaşırtmıyor oluşuydu.
Normalleşen suç, sıradanlaşan çürüme.
Ve tabloyu tamamlayan ayrıntı şuydu: Suçu önlemekle görevli emniyet müdürü bile cezaevine girdi.
Bu noktadan sonra hâlâ “münferit olay” diyebilen varsa, ya kendini kandırıyordur ya da bu düzenin parçasıdır.
Bu artık bireysel suç değil, kamusal çürümenin fotoğrafıdır.
Yıl içinde depremler oldu
4.3, 4.9…
“Endişeye gerek yok” denildi.
Belki büyük yıkım yaşanmadı ama mesaj netti: Bu şehir hazır değil.
Binalar denetlenmiyor.
Kentsel dönüşüm kâğıt üstünde.
Ulaşım kilit, altyapı yetersiz.
Antalya, taşıma kapasitesini aşmış bir şehir hâline geldi ve bu yük planlanmadan, hesaplanmadan, göz göre göre bindirildi.
Turizm cephesine baktığımızda rakamlar yine rekor.
17 milyona dayanan turist sayısı, dolu oteller, inip kalkan uçaklar…
Ama şehir fakirleşiyor.
Çünkü bu yükün bedelini turizmci değil, Antalyalı ödüyor.
Trafikte bekleyen Antalyalı.
Suyun, elektriğin kesintisini yaşayan Antalyalı.
Kirasını ödeyemeyen Antalyalı.
Rekorun kente faydası yok, yükü çok.
Bu çelişki artık gizlenemiyor.
Kültür-sanat tarafında tablo karmaşık.
Altın Portakal hâlâ ayakta.
Bu küçümsenecek bir şey değil.
Ama aynı yıl Antalya Arkeoloji Müzesi yıkıldı.
Bir kentin hafızası konteynerlere taşındı.
“Yeni müze yapılacak” denildi.
Belki yapılacak.
Ama yıkılan sadece bir bina değildi; bir dönemdi, bir mimari hafızaydı, bir şehir kimliğiydi.
Geçmişini bu kadar kolay yıkan bir şehir, geleceğini hangi zemine kuracağını henüz açıklayabilmiş değil.
STK’lara gelince tablo daha da berraklaşıyor
Antalya’da çok sayıda oda, birlik, dernek var ama bu yapıların önemli bir kısmı artık kenti değil, kendi çevresini temsil ediyor.
Eleştiri yok.
İtiraz yok.
Risk alma yok.
Sistemin dışına düşmemek, doğruyu söylemekten daha kıymetli hâle gelmiş durumda.
Antalya kaybederken Antalya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı ve yönetimi dünya turundaydı.
Madrid’te alışveriş, Londra’da lüks oteller, şampanyalar, beş yıldızlı masalar.
Kimin parasıyla?
Üyenin parasıyla.
Yetmedi.
Bu şatafatın üzerini örtmek için yıl bitmeden “toplantı” adı altında kendilerine yakın üyeleri alıp üç gün otel tatiline çıktılar.
Adına vizyon dediler.
Arama dediler.
Toplantı dediler.
Ortada ne vizyon vardı ne de Antalya’ya dair bir fayda.
Kaynaklar tüketildi, sessizlik satın alındı.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin Antalya’daki en yetkili ismi Ali Çandır’a gelince…
Evet, gezmedi.
Evet, tozmadı.
Evet, borsanın imkânlarını kişisel şatafata çevirmedi.
Ama bu bozuk düzene de tek kelime etmedi.
Bu da bir tercihtir.
Gelelim Antalya Organize Sanayi Bölgesi meselesine.
Bir zamanlar “örnek”, “yeni nesil” denilen OSB, bugün üretim vizyonuyla değil kurumsal savrulmayla anılıyor.
Sorun tek tek isimler değil; Sorun, kurumu ayakta tutan aklın yerini hesaplaşma kültürünün almış olması.
OSB bugün sanayicinin ortak aklını büyüten bir yapı olmaktan çıkıp, kurumsal devamlılığın zayıfladığı, şehirle bağın koptuğu, enerjisini üretime değil iç gerilimlere harcayan bir yapıya dönüşmüş durumda.
Bu bir kişisel çekişme meselesi değil.
Bu, Antalya sanayisinin geleceğini doğrudan etkileyen yapısal bir sorun.
SİAD’lara bakıyoruz.
Sanayici ve iş insanları dernekleri şehirle bağını koparmış durumda.
Dayanışma yok, kapsayıcılık yok, kent refleksi yok.
Onlardansan varsın, değilsen yoksun.
Ve bütün bu tablo bize şunu söylüyor: Antalya 2025’te ne gelişti, ne güçlendi, ne sağlamlaştı.
Aksine yıprandı, ağırlaştı, çürüdü.
Bu bir kişinin, bir kurumun ya da bir partinin meselesi değil.
Bu bir sistem meselesi.
Ve sistem çürürken susmak, tarafsızlık değil, ortaklıktır.
Bu noktada şunu da not düşmek zorundayım.
“Bu Bir İhbardır, YİKOB’tan Masallar ve Sorumlular Ceza Alana Kadar Durmayacağız” başlığıyla kaleme aldığım ve Boğaçayı’ndaki hukuksuzluk iddialarını belgeyle ortaya koyan yazı dizim, araştırma-inceleme dalında ödüle layık görülmüştü.
Ancak bu ödül bir sevinçten çok burukluk taşıyor.
Çünkü doğruluğu tescillenen bu faaliyetler hâlâ sürüyor, sorumlular ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor.
2026’da Antalya sadece sandığa değil, aynaya da bakacak.
Meslek odaları seçime gidecek.
ATSO seçime gidecek.
OSB seçime gidecek.
Bu kentin kaderine dokunan her yapı bir tercih yapacak.
Ben bu süreçlerin nasıl yürütüleceğini yakından takip edeceğim.
Çünkü mesele artık kim kazandı, kim kaybetti meselesi değil.
Mesele, Antalya’nın kendisiyle kurduğu ilişki.
Bu şehir içinde bulunduğu Stockholm Sendromu’ndan kurtulacak mı, yoksa kendisini yıllardır sömürenlerle nikâh masasına mı oturtulacak?
Bunu sandıklar gösterecek.
Ama asıl cevabı, Antalya’nın susup susmayacağı verecek.
Yorumlar
Kalan Karakter: