Türkiye’de kuraklık konuşuyoruz. Susuzluktan söz ediyoruz. “Yağmur yağmalı” diyoruz.
Ama Antalya’ya bir yağmur yağdığı anda, “dünya kenti” diye pazarlanan şehir diz boyu rezilliğe teslim oluyor.
Burada mesele yağmur değil. Mesele, bu kentin yağmura bile hazırlıksız olması.
Dün gece ve bugün yaşananlar ortada. Kumluca’da seralar sular altında kaldı. Serik’te evler ve iş yerleri göle döndü. Kemer’de çocuklar, yaşlılar kepçeyle kurtarıldı. İnsanlar araçlarının tavanında yardım bekledi. AFAD botlarla can kurtardı. Bu görüntüler ne ilkti ne de sürprizdi.
O yüzden kimse bana “olağanüstü yağış” masalı anlatmasın. Meteoroloji günler öncesinden uyardı. Yağış miktarı belliydi. Risk belliydi. Buna rağmen Antalya yine hazırlıksız yakalandı.
Bu bir doğa olayı değil. Bu, göz göre göre gelen bir altyapı çöküşüdür.
Her Yağmurda Felç Olan Şehir: Antalya
Antalya’nın turizm vitrini neresidir? Havalimanı.
Peki havalimanından, “dünyanın en iyi otelleri burada” denilen Aksu hattına giden yollar ne haldeydi? Sular altındaydı. Turistin ilk gördüğü manzara, göle dönmüş yollar, taşan rögarlar, mahsur kalan servis araçlarıydı.
Sonra ne diyoruz? “Turizmi 12 aya yayalım.”
Peki soralım: Turisti 12 aya yaymak istiyorsunuz da onu havalimanından otele götürecek altyapıyı hangi aya bıraktınız?
Antalya’da otel var. Yatak var. Lüks var. Ama yol yok. Drenaj yok. Yağmur suyu yönetimi yok.
Çünkü yıllardır yapılan tercih belli: Beton var, altyapı yok. Bina var, plan yok. Otel var, şehir yok.
Her yağmurda aynı senaryo yaşanıyor. Rögarlar taşıyor. Ana arterler kapanıyor. Personel servisleri yolda kalıyor. Turist oteline gidemiyor. Vatandaş evine ulaşamıyor. Sonra da “hasar tespit çalışmaları başlatıldı” cümlesi servis ediliyor.
Asıl soru şu: Neden her yağmurdan sonra hasar tespit ediyoruz da neden yağmurdan önce önlem almıyoruz?
Çünkü Antalya’da altyapı yatırım değil, maliyet olarak görülüyor.
Selin Bedelini Kim Ödüyor?
Kumluca’da çiftçi ağlıyor. “600 bin lira borçla sezona girdim, bittim” diyor. Serası su altında. Ürünü gitmiş. Sigorta yetmiyor. Destek gecikiyor.
Astım hastası bir kadın çamur dolu evinde çaresiz. Çocuklar kucakta tahliye ediliyor.
Ama biz hâlâ “dünya kenti Antalya” demeye devam ediyoruz.
Dünya kenti dediğiniz şehir, her yağmurda insanını AFAD botuna muhtaç etmez.
Dünya kenti dediğiniz şehir, tarım alanlarını sel yatağına çevirmez.
Dünya kenti dediğiniz şehir, altyapıyı 30 yıl öncenin projeleriyle yönetmez.
Bu Bir İklim Krizi Değil, Yönetim Krizi
Üstelik bu tablo sadece bugünün meselesi de değil.
Bu, iklim krizinin artık kapıya dayanmış gerçeğidir. Yağışlar kısa sürede, yoğun geliyor.
Bunu bilmiyor muyuz? Biliyoruz.
Peki ne yaptık?
Yeni yağmur suyu hatları yaptık mı?
Taşkın alanlarını yapılaşmadan arındırdık mı?
Dere yataklarını koruduk mu?
Havalimanı–otel aksını özel altyapı koridoru ilan ettik mi?
Hayır.
Onun yerine imar verdik. Ruhsat verdik. Betona göz yumduk.
Şimdi de yağmur yağınca şaşırıyoruz.
Oysa çözüm de son derece nettir.
Antalya’nın yağmur suyu altyapısı baştan aşağı revize edilmelidir.
Bu bir lüks değil, zorunluluktur.
Taşkın riski olan alanlarda yapılaşmaya son verilmelidir.
Var olan yapıların risk planları kamuoyuna açıkça açıklanmalıdır.
Havalimanı–Aksu–oteller hattı, “turizm altyapı koridoru” ilan edilmelidir.
Tarım alanları korunmalı, dere yatakları açılmalı, seralar için özel drenaj projeleri hayata geçirilmelidir.
Ve en önemlisi:
Her yağmurdan sonra değil, her yağmurdan önce hazırlık yapılmalıdır.
Bu bir siyaset meselesi değil.
Bu bir şehircilik meselesidir.
Bu bir akıl meselesidir.
Boğaçayı: Göz Göre Göre Gelen Yeni Felaket
Tam da bu noktada, altı kalın kalın çizilmesi gereken başka bir gerçek duruyor karşımızda.
Devlet eliyle, göz göre göre geliyorum diyen bir başka felaket dosyası…
Adresi belli: Boğaçayı.
Geçen hafta bu köşede bu konuya dikkat çekmiştim.
Bu hafta yaşananlar, endişelerimin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha gösterdi.
Boğaçayı sıradan bir arazi değildir.
Burası bir taşkın yatağıdır. Zemini alüvyondur.
Suyla yaşayan, suyla şekillenen bir alandır.
Bu alanlarda yapılaşma, suyun doğal yayılma alanını daraltmak demektir.
Taşkını hızlandırmak, afeti büyütmek demektir.
Bu bir görüş değil, teknik bir gerçektir.
Mühendislerin, bilim insanlarının, şehircilik raporlarının yıllardır söylediği şey budur.
Bu uyarılar bugün yapılmadı. Dün de yapılmadı. Yıllardır yazılıdır.
Dolayısıyla kimse çıkıp “bilmiyorduk” diyemez.
Ama bugün Antalya’da ne yaşıyoruz?
Bir yanda her yağmurda diz boyu rezalet.
Diğer yanda, taşkın yatağı olduğu defalarca belgelenmiş bir alanda büyük ölçekli projelerin hiçbir şey olmamış gibi ilerlemesi.
İşte çelişki tam burada.
Bir yanda selden zarar gören çiftçi, borcuyla baş başa kalan üretici, çamur içindeki evini nasıl temizleyeceğini bilemeyen yurttaş…
Diğer yanda durmadan dönen şantiye makineleri.
Bu noktada mesele artık proje değildir.
Mesele siyaset hiç değildir.
Mesele şudur: Biz bu şehirde bilimi mi dikkate alacağız, yoksa felaketlerden sonra üzülmeyi mi tercih edeceğiz?
Bugün Antalya’da yaşanan sel manzaraları, Boğaçayı dosyasını bir çevre hassasiyeti olmaktan çıkarmış, doğrudan bir kamu güvenliği meselesine dönüştürmüştür.
Bugün yaşananlar, yarın yaşanabileceklerin fragmanıdır.
Ve şunu çok net söylemek gerekir:
Eğer bir gün Boğaçayı’nda bir taşkın, bir can kaybı ya da büyük bir zarar yaşanırsa, hiç kimse “bu bir doğa olayıydı” deme lüksüne sahip olmayacaktır.
Çünkü mühendisler söyledi. Raporlar yazıldı. Uyarılar yapıldı. Riskler tarif edildi.
Yetkiler de sorumluluklar da belliydi.
Bu saatten sonra mesele yağmur değil.
Mesele sadece altyapı da değil.
Mesele; akıl, bilim ve kamu yararıyla mı yönetileceğiz, yoksa her felaketten sonra enkazın başında aynı cümleyi mi kuracağız?
“Hasar tespit çalışmalarına başlandı.”
Boğaçayı’nı bir toplu mezara çevirmek istemiyorsanız, bir an önce durun.
Durmayan, devam eden her işlem; her imza, her onay, her suskunluk bu felaketin, bu cinayetin ortağıdır
Yorumlar
Kalan Karakter: