Bu ülkede bazı facialar tek başına yaşanmaz. Önce ihmal gelir, sonra alışkanlık gelir, sonra sorumluluktan kaçış gelir. En son da ölüm gelir.
O yüzden 14 yaşında bir çocuğun babasıyla yaşadığı evden silahı alıp okula gitmesi ve dokuz kişinin artık hayatta olmaması, sadece bir asayiş haberi değildir.
Bu, bu ülkede zincirin nerede koptuğunu gösteren ağır bir tablodur. Çünkü burada mesele sadece bir çocuğun psikolojisi, okul kapısındaki güvenlik zaafı ya da rehberlik servisinin yeterliliği değildir. Asıl mesele, bu zincirin en başında kimin durduğu ve o sorumluluğu neden taşımadığıdır.
Bir evde silah varsa ve o silaha bir çocuk ulaşabiliyorsa, burada aile meselesi vardır. Ama sadece aile meselesi yoktur. Burada aynı zamanda denetim meselesi vardır, hukuk meselesi vardır, kamu düzeni meselesi vardır. En sonunda da devlet meselesi vardır.
Çünkü bu ülkede sorumluluk yukarıdan aşağıya doğru itilerek taşınır. Herkes bir adım geri çekilir, en altta kim varsa yük onun üstüne kalır. Aileye bırakılır, okula bırakılır, belediyeye bırakılır, bazen doğrudan çocuğun sırtına bırakılır. Ama iş devletin nerede durduğunu göstermeye gelince, ortada net bir resim görünmez.
Biz bunu ilk kez yaşamıyoruz. Geçen yıl çocuklarımızı tatile gönderdik, dinlensinler diye. Bazıları geri dönmedi. Sonra ne dendi? “Denetimler yapılmıştı.” Peki ne oldu? Sorumluluk oradan oraya taşındı.
Yetki tartışıldı, belediye konuşuldu, evrak konuşuldu, prosedür konuşuldu. Ama çocuklar geri gelmedi. Antalya’da da aynı tabloyu gördük. Denetim küçükten başladı, büyüğe dokunmak gecikti. Risk ortadan kaldırılmadı, sadece yer değiştirdi. Mantık değişmedi. Öncelik değişmedi. Turist gelsin, gelir aksamasın, görüntü bozulmasın. Gerisi sonra bakılır. Bu “sonra” dediğiniz şeyin bedelini ise hep başkaları ödedi.
Şimdi aynı anlayıştan okul güvenliği bekliyoruz. Aynı sistemden çocuk koruması bekliyoruz. Antalya’da yaşanan “çocuklar kendi sınıfını temizlesin” tartışmasını hatırlayın. Hulusi Şahin’in o sözü yalnızca temizlikle ilgili değildi. O söz, devletin yapması gereken bir işi çocuğun omzuna bırakmaya ne kadar hazır olunduğunu gösteren bir zihniyet fotoğrafıydı. Bugün sınıfı temizlemeyi çocuğa havale eden anlayıştan, yarın o çocuğun can güvenliğini kusursuz sağlamasını bekliyoruz. İnsan ister istemez soruyor: Daha sınıfın temizliğini devlete yük sayan bir akıl, güvenliği nasıl ciddiyetle taşıyacak? Ne yapalım, çocukları okula gönderirken sırtına çanta yerine zırh mı takalım? Kask mı verelim? Kendilerini kendileri mi korusunlar?
Sorun yalnızca ihmal de değil. Sorun aynı zamanda istikrarsızlık. Bu ülkede yönetimler değişiyor, kadrolar değişiyor, görevler değişiyor ama bilgi devredilmiyor. Dün bir ihbarla fark edilen risk, bugün kimsenin haberi olmadan büyüyebiliyor. Aynı kurumun içinde bile hafıza taşınmıyor. Bir dönem operasyonlar yapılıyor, sonra her şey sıfırlanıyor.
Yeni bir emniyet müdürü geliyor, yeni bir başlangıç havası esiyor. Bir bakan gidiyor, başka bir bakan geliyor, yine yeni sayfa açılıyor.
Zeytinköy’de projeler, toplantılar, dernekleşme girişimleri, planlar konuşuluyor. Tam “bir şeyler oluyor” derken, yine değişim. İnsan ister istemez soruyor: Bu gerçekten bir devlet planı mı, yoksa her gelenin yeniden başlattığı, ama kimsenin sonunu getirmediği bir hikaye mi?
Asıl tehlike de burada. Devlet yerinde duruyor gibi görünüyor ama aslında sürekli hafıza kaybediyor. Her değişim, bir öncekinin bilgisini siliyor. Bu yüzden denetim kağıtta kalıyor. Bu yüzden refleks oluşmuyor. Bu yüzden depremde aynı acıyı yaşıyoruz, yangında aynı cümleleri duyuyoruz, denetimsiz yapılarda aynı yıkımı görüyoruz. Kağıt üzerinde işleyen sistem sahada görünmüyor. Çünkü kurumlar birlikte çalışmıyor. Devletin hafızası yok. Refleksi yok. Ve bu eksikliğin bedelini yetişkinler değil, çoğu zaman çocuklar ödüyor.
Bugün geldiğimiz yerde tablo acı ama net. Aile yarım, eğitim yarım, hukuk yarım, denetim yarım. Ama sonuçlar tam. Hem de çok ağır. O yüzden artık meseleyi tek bir olay gibi konuşmayı bırakmak gerekiyor. Karşımızda münferit bir çöküş değil, zincirleme bir çürüme var. Zincir zaten çoktan koptu. Geriye tek bir soru kaldı: Bu ülkede çocukları gerçekten kim koruyor? Çünkü cevap “herkes” ise, bilin ki aslında hiç kimse korumuyor.
Güncelleme;
Ben bu yazıyı yayımladıktan yarım saat sonra bir öğrenci velisinden gelen mesajı okuyunca kanım çekildi.
Döşemealtı’ndaki bir ilkokul yönetimi, velilere gönderdiği mesajda açık açık şunu söylüyordu: E-Devlet randevusu olmayan veli okula alınmayacak, öğrencisini alan beklemeden çıkacak, araçlar uzağa park edilecek ve en vahimi, veliler çocuk okula gelmeden önce çantasını kontrol edecek; içinde kesici, yaralayıcı, delici alet olmayacak. İşte memleketin özeti budur. Devlet yine topu taça atmış. Okul yine topu veliye atmış.
Çocukların güvenliği için kurumsal refleks geliştirmek, güvenlik zincirini güçlendirmek, riskli nesnelerin okula girişini sistemli biçimde önlemek yerine, “Çantayı evde siz kontrol edin” deniyor.
Yani devletin yapması gereken iş aileye devrediliyor. Okul ne yapacak, devlet ne yapacak? Hiçbir şey. Kapıya randevu bariyeri koyacak, sorumluluğu veliye havale edecek, sonra da görev yapılmış sayılacak. Bu yaklaşımın adı güvenlik değil; acizliktir.
Kurumun görevi, veliye sabah evde dedektiflik yaptırmak değildir. Kurumun görevi, çocuğun okula adım attığı andan itibaren güvenliğini sağlamaktır. Eğer devletin güvenlik politikası, velinin çanta fermuarını açıp içine bakmasına kadar gerilemişse, ortada işleyen bir sistem değil, çökmüş bir sorumluluk düzeni vardır. Bu ülkede devlet küçülmüyor, sadece görevden kaçıyor. Faturayı da yine veliye, yine aileye, yine çocuğun sırtına yüklüyor.
Yorumlar
Kalan Karakter: