Antalya’da iki şey aynı anda yaşanıyor: Bir yanda kurumlar “Vizyon” tabelasıyla dolaşıyor, diğer yanda şehir yağmur görünce diz boyu rezilliğe batıyor. Bu ikisini aynı kareye koyunca ortaya çıkan şey vizyon falan değil; düpedüz öncelik körlüğü. Daha açık söyleyeyim: Bu şehirde para harcama refleksi var ama bu refleks kamu yararına değil, gösterişe ve vitrine çalışıyor.
ATSO Bir Özel Şirket Değildir
Önce ATSO’dan başlayalım. Çünkü konu bir etkinlik değil, bir dernek faaliyeti değil, bir konuşmacı listesi hiç değil. Konu şu: Antalya Ticaret ve Sanayi Odası bir özel şirket gibi davranamaz. ATSO, üyelerinin aidatıyla ayakta duran ve o parayı emanet taşıyan bir kurumdur.
Emanet taşıyan bir kurumun en temel sınavı da şudur: Harcadığı her kuruşun gerekçesini üyelerine açıkça anlatabilmek.
Bu soruyu sormak ayıp değildir.
Tam tersine, sormamak ayıptır.
1 Milyon 800 Bin Liralık Bir Gün
Şimdi fotoğrafa bakalım. ATSO’nun kendi konferans salonunda yapılacak bir organizasyon konuşuluyor. Salon ATSO’nun, sahne ATSO’nun, teknik altyapı ATSO’nun. Elektrik, su, personel zaten kurumun rutin gideri.
Buna rağmen konuşulan bedel yaklaşık 1 milyon 800 bin TL.
Sekiz saatlik program deniyor. Basit hesapla saatine 225 bin TL.
Ama bu sekiz saatin tamamı içerik değil. Kahve araları var, yemek arası var. Net konuşma süresi yaklaşık beş saate düştüğünde tablo daha da çıplaklaşıyor: Saatte 360 bin TL.
Bu Ne Parası?
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bu neyin parası?
Antalya’da G-20 mi toplanıyor?
Devlet başkanları mı geliyor?
Küresel bir kriz mi çözülüyor?
Hayır.
11 konuşmacı.
Ortalama konuşma süresi 27 dakika.
Bir konuşmanın dakikası 13 bin lirayı aşıyor.
Bu rakamın savunulabilir tek yolu vardır: “Bu para karşılığında üyeye somut fayda üretiyoruz.”
Peki üretiyor mu?
Bu sorunun cevabı net değilse, mesele artık “etkinlik” olmaktan çıkar; emanet yönetimi meselesine dönüşür.
ATSO’nun Kendi Üyeleri Varken
Üstelik ATSO’nun içinde organizasyon işi yapan, reklamcılık yapan, etkinlik yöneten, sahne kuran, yayın yapan, bu işi profesyonelce yapan bir sürü üye varken; bu iş daha şeffaf bir yöntemle, teklif toplanarak, maliyet düşürülerek, kurumun kendi kapasitesi kullanılarak planlanamaz mıydı?
“Yapılamaz” diyorsan, bu ATSO’nun problemidir.
Yapılabiliyorsa ama yapılmadıysa, o zaman başka bir problem konuşuyoruz demektir.
“Bütçe Yok” Kime Yok?
İşin en kritik noktası şu: ATSO’nun parası “çok” olabilir. Ama o para ATSO yönetiminin parası değildir. Üyenin parasıdır.
Üye, “Ben aidat ödüyorum” dediğinde “bütçe yok” cevabını duyuyorsa; aynı üye, kurumun bir günde milyonlar konuştuğunu gördüğünde doğal olarak şunu sorar: “Bütçe yok da kime yok?”
İşte güveni bitiren, kurumu yıpratan şey tam olarak bu sorudur.
Şeffaflık yoksa niyet tartışılır.
Gerekçe açıklanmıyorsa dedikodu büyür.
Kurumlar dedikoduyla değil, hesap verebilirlikle ayakta kalır.
Rekor Turizm, Gerçek Hayat
Şimdi ikinci perdeye geçelim.
Ocak 2026’da Antalya turizm tarihinde rekor kırdı: 234 bin turist.
Geçen yıl 17,5 milyon ziyaretçi.
Dünya listelerinde ilk 10, “en iyi destinasyonlar” söylemleri…
Kağıt üstünde tablo mükemmel.
Ama Antalya’da gerçek hayat kağıt üstünde akmıyor.
Aynı Gün, Aynı Şehir, Aynı Manzara
Aynı Antalya, aynı hafta, aynı günlerde sel manzaralarıyla konuşuldu.
Kumluca’da seralar su altında.
Serik’te iş yerleri göle dönmüş.
Kemer’de çocuklar, yaşlılar kepçeyle tahliye ediliyor.
İnsanlar araçlarının tavanında yardım bekliyor.
Meteoroloji günler öncesinden uyarmıştı.
Yağışın miktarı belli.
Risk belli.
Ama her defasında aynı cümle dolaşıma sokuluyor: “Olağanüstü yağış.”
Hayır.
Olağanüstü olan yağış değil; olağanüstü olan hazırlıksızlık.
Turizm Vitrini Nerede Çöküyor?
Antalya’nın turizm vitrini neresi?
Havalimanı.
Peki turistin havalimanından çıkıp “dünyanın en iyi otelleri burada” diye pazarlanan Aksu hattına gidişi?
Sular altında kalan yollar.
Taşan rögarlar.
Yolda kalan servis araçları.
Turizmi 12 aya yayalım diyoruz; güzel.
Peki turisti havalimanından otele götürecek altyapıyı hangi aya bırakıyoruz?
Cevap net: Sonraya.
Antalya’nın bütün sorunu da bu zaten.
Her şey sonraya bırakıldığı için, şehir her yağmurda bugüne yetişemiyor.
Bu Aynı Zamanda Bir Tarım Felaketi
Bu sadece turizm değil, aynı zamanda tarım meselesi.
Aynı yağışta binlerce dönüm tarım alanı zarar görüyor.
Yüz milyonlarca liralık kayıp konuşuluyor.
Bir dönüm seranın maliyeti 800 bin ile 1,5 milyon lira arasında.
Üretici borçla sezona giriyor, sel gelip emeğini alıp götürüyor.
Sonra ne oluyor?
“Hasar tespit çalışmaları başladı.”
Antalya’da artık felaket yönetimi, altyapı yönetiminin yerine geçmiş durumda.
Şehir, önlem almak yerine rapor yazmayı rutin haline getirmiş.
Vitrin Güçlü, Zemin Zayıf
Evet, iklim krizi var.
Yağışlar kısa sürede yoğun geliyor.
Tam da bu yüzden altyapıyı “maliyet” gören anlayış, doğrudan risk üretir.
Taşkın yönetimi, drenaj, yağmur suyu hatları, dere yatakları, tarım havzaları, havalimanı-otel koridoru…
Bunlar vitrin değil ama hayat kurtarır.
Antalya’da vitrin güçlü, zemin zayıf.
Vitrinle zemin arasındaki fark büyüdükçe şehir her yağmurda kırılıyor.
Sonuç: Rekor İhmal
Özetle şunu söylüyorum: Antalya bir yandan rekor kırarken, öte yandan rekor ihmal kırıyor.
ATSO’da dakikası 13 bin liraya konuşma hesabı yapılırken, şehirde dakikası saniyesi hesaplanmayan bir altyapı ihmali yaşanıyor.
Bu çelişki sürdürülemez.
Antalya “dünya kenti” olacaksa, bunun ölçüsü fuar fotoğrafları değil; yağmur yağınca göle dönmeyen yollar, su basmayan seralar, çökmeyen şehir altyapısıdır.
Aksi halde “dünya kenti” söylemi bir reklam cümlesi olarak kalır; gerçek hayat ise her yağmurda aynı manşeti atar: “Hasar tespit çalışmaları başladı.”
Antalya’nın Talebi Net
Bu şehir artık şunu istiyor: Gösteriş değil, plan.
Slogan değil, altyapı.
“Vizyon” değil, hesap verebilirlik.
Kurumlar ve yöneticiler bu talebi duymuyorsa, Antalya rekorlara değil; rezilliklere mahkûm olur.
Yorumlar
Kalan Karakter: