Bu ülkede bazı dosyalar vardır; kapanır ama kapanmaz, biter ama bitmiş sayılmaz. Resmi kayıtlarda “tamamlandı” yazar, fakat toplumun hafızasında dosyanın üstüne kalın harflerle başka bir damga vurulmuştur: “Devam ediyor.”
Yıllar sonra biri çıkıp sorar; “Bu mesele kapanmadı mı?” Cevap hazırdır: “Kapanmıştı aslında…”
İşte o “aslında” kelimesi, Türkiye’de adalet üzerine kurulan cümlelerin en tanıdık sığınağıdır.
Antalya gibi şehirler bu hikayelerin en verimli toprağıdır. Çünkü burada her şey fazladır: para fazladır, ilişki fazladır, tanışıklık fazladır, hikaye bolluğu hiç eksik olmaz. Böyle yerlerde dosyalar yalnızca hukuk dosyası olarak kalmaz; zamanla kahve sohbetine, kulis dedikodusuna, şehir efsanesine dönüşür. Bir noktadan sonra gerçeğin ne olduğu değil, neyin anlatıldığı dolaşır durur.
Geçtiğimiz günlerde uzun yıllar Antalya’da İl Emniyet Müdürü olarak görev yapmış Ali Yılmaz ile yaptığım röportaj tam da bu noktada dikkatimi çekti. Bir dosyayı açmak için değil, kapatmak için de değil; dosyaların neden bitmeyen hikayelere dönüştüğünü anlamak için konuştuk.
Çünkü mesele çoğu zaman hukuki sonuç değil, toplumsal hafızanın nasıl çalıştığıdır. Aynı dosyaya bakan insanlar birbirinden tamamen farklı hikayeler görüyor. Birisi ihmali anlatıyor, diğeri kasıt arıyor. Kimisi devleti suçluyor, kimisi sistemi savunuyor. Oysa bazen ortada savunulacak ya da suçlanacak bir şey kalmıyor; sadece anlatı ya da dedikodu yaşamaya devam ediyor.
Röportaj sırasında Ali Yılmaz’ın altını çizdiği bir nokta var: Kamuoyunda yıllar içinde, sanki bir dosyanın üstü örtüldüğü için ödüllendirilmiş ya da bir yerlere getirilmiş gibi bir algı üretildiğini söylüyor. Kendisi ise 67 yaşında hala çalıştığını, hayatına normal şekilde devam ettiğini anlatıyor. Bu bir savunma mı? Belki öyle okunabilir. Ama asıl mesele şu: Algı, nasıl oluyor da gerçekliğin önüne bu kadar rahat geçebiliyor?
Bir başka ayrıntı daha var. Kendisini hedef alan ağır sözlere rağmen, acılı bir babaya karşı herhangi bir hukuki yola başvurmadığını özellikle belirtiyor. Bunu bir erdem hikayesi olarak da okumuyorum, bir strateji olarak da. Sadece şunu not düşmek gerekiyor: Bazı insanlar konuşmayı seçer, bazıları susmayı. Her iki tercih de insanidir. Ne mutlak doğru ne mutlak yanlış.
Benim meselem bugün ne bir babanın adalet arayışı ne bir bürokratın geçmişi ne de devletin refleksleri.
Benim meselem şu: Bu ülkede neden bazı dosyalar bitmiş olsa bile bitmemiş gibi yaşamaya devam ediyor?
Cevap belki düşündüğümüzden daha basit. Konuşmak kolay. Anlamak zor. Bir dosya gerçekten kapanırsa, onun üzerine kurulan sohbet de biter. Oysa biz bitirmeyi pek sevmiyoruz. Çünkü bitirdiğimiz anda yeni bir mesele ya da dedikodu bulmamız gerekecek.
Belki de asıl problem hukukta değil, hafızamızda. Dosyalar kapanıyor ama hikayeler kapanmıyor. Çünkü biz bazen gerçeği değil, dedikoduyu seviyoruz. Dedikodu ne kadar güçlü olursa, gerçek o kadar arka planda kalıyor.
Bu yüzden bu yazı bir hüküm cümlesi değil. Bir savunma metni hiç değil. Sadece bir gözlem: Türkiye’de bazı dosyalar hukuken kapanır, toplumsal olarak ise sonsuza kadar açık kalır. Ve biz, çoğu zaman dosyaları değil, o dosyaların etrafında büyüyen hikayeleri yaşamaya devam ederiz.
Not: Yazıya konu olan röportajın tamamı YouTube kanalımda yayımlandı. Burada değinmediğim birçok konuyu orada detaylı şekilde ele aldık.
Yorumlar
Kalan Karakter: