70’li ve 80’li yıllarda Antalya’da zenginlik; sahip olunan tarım arazileri ve bu topraklardan elde edilen mahsulün bereketiyle ölçülürdü. Dönemin “Şampiyonlar Ligi”nde yer alan aileler, Manavgat’tan Serik’e uzanan uçsuz bucaksız ovaların sahibiydi: Tugayoğulları, Ulusoylar, Fettahoğulları, Konuklar… Torosların eteklerinden bugünkü Konyaaltı’nı içine alan bölgeye kadar ise Uluç ailesi ve meşhur Uluç Çiftliği hüküm sürerdi.
Antalya merkezinde ise Mora, Girit ve Rodos muhaciri aileler yerleşik düzende yaşar; geçimlerini genellikle esnaflık ve ticaretle sağlarlardı. Korkuteli, Akseki, Elmalı ve Finike gibi çevre ilçelerden gelenler ise köylerinde kalan, pek gelir getirmeyen arazileriyle birlikte şehirde orta ölçekli ticaret yaparak hayata tutunmaya çalışırlardı.
O yıllarda gerçek zenginlik; Çubuk Beli’ni aşmanın bile büyük mesele olduğu bir dönemde, yurt dışında eğitim görebilmek, sınırsız harcama kabiliyetine sahip olmak ve şehir hayatında prestijli bir makam edinmekle anlam kazanırdı.
Özal’ın Prensi: Yener Ulusoy
Bu çerçevede Yener Ulusoy’un profiline yakından bakmak gerekir. 1984 yerel seçimlerinde Antalya Belediye Başkanı seçilen Ulusoy, ANAP döneminde “Özal’ın Prensi” olarak anıldı. Siyasi ve ekonomik gücü doruktaydı; Antalya’da devasa bir imar ve planlama hamlesi başlattı.
Burhanettin Onat ve 100. Yıl Bulvarı gibi bugün hâlâ şehrin ana arterleri olan geniş bulvarlar, çift yönlü yollar, kamulaştırmalar ve yıkımlar onun döneminin imzası oldu. Temel hedefi; Antalya’yı modern, planlı bir şehir haline getirmek ve mevcut imar düzensizliğini gidermekti. Onun vizyonunda zenginliği paylaşmak, ancak memleket sevgisiyle mümkündü.
Belediyenin kasası boştu.
Borcu çoktu.
Ulusoy, şehri ayağa kaldırmak için kendi şahsi mal varlığını ortaya koydu. Krediler, teminatlar ve ipotekler… Kendi servetini eritme pahasına Antalya’yı inşa etti.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Ulusoy’un tercihleri Antalya tarihinin en kritik dönemeçlerinden biridir. Kendi servetini harcamak yerine elindeki arazileri imara açıp onlarca apartman ya da devasa projeler yapsaydı, bugün “kentsel dönüşümün mimarı” olarak anılır ve servetine servet katardı.
Ama o, başka bir yol seçti.
Şehrin geleceği için kendi varlığını feda etmeyi…
Ve zenginlik çıtasını ulaşılması güç bir yere taşımayı.
Nereden Nereye?
Nereden nereye geldiğimizi anlamak için bu iki portreyi kıyaslamak gerekir:
Bir tarafta; Serik ile Manavgat arasında binlerce dönüm arazisi olan, iyi eğitimli, hukukçu, iki yabancı dil bilen, Anavatan Partisi’nin kurucusu ve finansörü, Turgut Özal’ın “prensi” Yener Ulusoy.
Diğer tarafta; çocuk yaşta yetim kalan, sivrisinek yuvası bir bataklıktaki 70-80 dönüm tarlayı yedi kardeşiyle bölüşen, gençliğinde seyyar sinemacılık yapıp ardından şoförlüğe soyunan, sonrasında ANAP merkez ilçe başkanı olan ve siyaset basamaklarını tek tek çıkan Muhittin Böcek.
Evet, bu tarihsel ve sınıfsal perspektiften bakıldığında:
Muhittin Böcek fakirdir.
Menderes Türel fakirdir.
Mevlüt Çavuşoğlu fakirdir.
Mehmet Nuri Ersoy fakirdir.
Deniz Baykal fakirdir.
Bekir Kumbul fakirdir.
Hasan Subaşı fakirdir.
Mustafa Akaydın fakirdir.
Yener Ulusoy zengindir.
Yorumlar
Kalan Karakter: