Bu topraklarda, bugün “Antalya” dediğimiz coğrafyada, yaklaşık 2.500 yıl önce şehirler kuruldu, medeniyetler yeşerdi.
Hem de isimleriyle, kimlikleriyle, akıllarıyla…
Perge, Aspendos, Side, Patara, Xanthos, Myra, Phaselis ve adını bile bilmediğimiz nice küçük kent…
Bu kentler bugünkü anlamıyla birer “harabe” değildi.
Onlar birer yaşam alanıydı ve daha da önemlisi, kuran medeniyetin sembolleriydi.
Şehir dediğin şey, yalnızca taş üstüne taş koymak değildi.
Şehir; insanla doğa arasında kurulmuş bir dengeydi.
Şehirler çöktü.
Depremler geldi.
Limanlar alüvyonla doldu.
Ticaret yolları değişti.
Yaşam zorlaştı…
Hem de çok zorlaştı.
Ama halk bu toprakları terk etmedi.
Elbette şehirlerde kalanlar oldu.
Yıkılan kentlerin enkazından kendilerine yeni evler yaptılar, yeni duvarlar ördüler.
Kaleiçi’nin bazı duvarlarında karşınıza çıkan devşirme taşlar, işte bu 2.500 yıllık bağın sessiz tanıklarıdır.
Ama çoğu, şehirden çekildi.
Yaylaya çıktı.
Ovaya yayıldı.
Belki de bugünün adıyla Yörükler oldular.
Bu yüzdendir ki Yörükler, bu toprakların kültürel hafızasıdır.
“Yörük göçü” dediğimiz gelenek, yayla–kışlak düzeni, Likya’da da vardı.
Perge kırsalında da vardı.
Roma öncesinde de vardı.
Taş, ahşap, geçici mimari…
Antik kırsal yerleşimler böyleydi.
Yörük obaları da böyleydi.
Tarım ve hayvancılık dengesi…
Antik köylü modeli buydu.
Yörük yaşamı da buydu.
Doğayla savaşmak yerine doğayla uzlaşmak…
Antik Anadolu aklı buydu.
Yörüklerin yaşam felsefesi de tam olarak budur.
Belki de bu yüzden, doğayla, bölgeyle, şehirlerle kurulan ilişki 2.500 yıldır kopmadı.
Sadece yaşam tarzı mı?
Yemeklerimiz bile bu coğrafyanın yetiştirdiği ürünlerin en güçlü birleşimi değil mi?
İçli köftenin hangi mutfağa ait olduğunu sanıyoruz?
Belki bir gün biri çıkar, Hitit yazıtlarında yer alan dünyanın bilinen ilk yemek tariflerini işaret eder ve içli köfteyi Anadolu’nun coğrafi işareti ilan eder.
Kim bilir…
Ama şunu bilelim:
Bunlar masal değil.
Bunlar romantik benzetme hiç değil.
Bunlar binlerce yıllık pratik.
Çatalhöyük’ten Göbeklitepe’ye, Hititlerden Troya’ya, Perge’ye, Likya’ya, Aspendos’a kadar…
Binlerce yıldır bu topraklarda yaşayanların kurduğu şehirlere, ürettiği kültüre, bıraktığı izlere minnettarız.
Bu, bizim tarihe belki de en büyük borcumuzdur.
Şimdi gelin, günümüzden 2.500 yıl sonrasına gidelim.
Takvimler 4500 yılını gösteriyor.
Birileri bu topraklara bakıyor.

İlk gördükleri şey ne olacak dersiniz?
Elbette Perge’yi görecekler.
Aspendos’u görecekler.
O muhteşem tiyatroları, sütunları, kent planlarını…
“Bunlar 5.000 yıl önce yapılmış,” diyecekler ve birbirlerine hayranlıkla bakacaklar.
Sonra günümüze bakacaklar.
Ve diyecekler ki:
“Bu insanlar dağları kesmiş.”
“Milyonlarca metreküp mermeri, graniti peynir gibi doğramışlar.”
“Akarsuların yönünü değiştirmişler.”
“Ormanları yok etmişler.”
“Sahilleri boydan boya betonla kaplamışlar.”
Ve muhtemelen ekleyecekler:
“O yüzden iklim değişmiş,
o yüzden yaşam zorlaşmış,
o yüzden şehirler terk edilmiş.”
Kalıntılara bakınca daha da şaşıracaklar.
“Bir zamanlar Perge vardı. Sonra burası Aksu diye bir yer olmuş.”
“Aspendos’un yanı başında Serik diye bir yer kurulmuş.”
“Bu insanlar, başka şehirlerden getirdikleri müteahhitlere sahil boyunca dev beton bloklar yaptırmışlar.”
“Binlercesi bu betonların içine girip koloni halinde kısa süreli yaşamış.”
“Günde üç öğün, büyük kazanlardan tabaklarına yemek alıp tıka basa yemişler.”
Ve belki aralarında gülerek diyecekler:
“Bu ritüele her şey dahil açık büfe diyorlarmış. Bu topraklarda icat edilmiş.”
“O dönemin yöneticileri üç-beş aklıevvel müdürün sözüne bakmış.”
“Bu betonların içinde yaşayıp beslenmeye tatil adını vermişler.”
4500 yılındaki arkeologlar muhtemelen şu notu düşecek:
“Uzaydan bakınca bile görülebilen, Antalya’nın göbeğindeki devasa beton bloklar, dönemin şehir aklının ve derin konsensüsünün bir simgesiydi.”
İlkel toplumlar, kendi geleceğini ve bir sonraki nesli düşünmeden hareket eder.
Oysa 2.500 yıl önce bu topraklarda kurulan medeniyetler doğaya, insana ve dengeye saygıyı biliyordu.
Anadolu’nun güzel insanı bize bu mirası bıraktı.
2.500 yıl sonra bize bakanların bizi nasıl görmesini istiyoruz?
Asıl soru şu:
Biz geleceğe ne miras bırakacağız?
Cevabı her zaman tarih verir.
Yorumlar
Kalan Karakter: