Geçen gün Lara sahilde biraz yürüyüş yaptım, sonra bir yerde oturup kahve içeyim dedim.
Öyle aman aman bir plan yok.
Kahve içip çıkıcam.
Kahve geldi.
Daha ilk yudumu almadan elim telefona gitti.
Bildirim yok.
Mesaj yok.
Ama bakıyorum.
Bir an durdum, dedim ki ben napıyorum?
Gerçekten bakmam gereken bir şey yok.
Ama elim gitmiş işte.
O an şunu farkettim aslında, bu baya otomatik bir şey.
Ve mesele sıkılmak falan da değil.
İnsan beyni belirsizliği sevmez.
Özellikle de sosyal bir ortamdaysa.
Tek başına oturuyorsun.
Etrafta insanlar var ama kimseyle bir bağın yok.
Ne tam aitsin, ne de tamamen dışardasın.
Arada kalmış gibisin.
Ve beyin bu durumu pek sevmez.
Hemen anlamlandırmaya çalışır.
Farketmeden etrafı tararsın.
Kim var, kim bakıyor, ben nasıl görünüyorum.
Bunların çoğu bilinçli bile değil.
Ama cevap net değilse, içerde hafif bir huzursuzluk oluşuyor.
İşte tam o noktada telefon devreye giriyor.
Çünkü telefon tanıdık.
Kontrol sende, ne göreceğin belli.
Yani aslında telefona bakmıyorsun.
Kendine küçük bir alan açıyorsun.
Küçük bir güven hissi.
Sonra şunu düşündüm.
Aynı yere birkaç gün üst üste gelsem, muhtemelen bunu daha az yaparım.
Çünkü orası artık belirsiz olmaz.
Beyin alışır, tanır, rahatlar.
Demek ki mesele kahve değilmiş.
Telefon da değilmiş.
O gün şunu anladım.
İnsan en çok yalnız kaldığında değil, kendisi gibi duramadığında huzursuz oluyor.
Ve eğer bulunduğun yerde kendin gibi duramıyorsan, zaten çoktan başka bir şeye sığınmaya başlamışsındır.
Yorumlar
Kalan Karakter: