Geçen gün haberlerde Şehir Plancıları Odası’nın açıklamasını okudum.
İçimden şu geçti: Rant grupları kanser virüsü gibi…
Nerede bir güzellik varsa, hemen bir bina, bir otel, bir şeyler…
Usul usul değil, sinsice yayılıyor güzelim Antalya’ya.
Bu sadece Antalya’nın meselesi değil.
Türkiye’de kamusal alanların nasıl “yavaş yavaş” el değiştirdiğinin küçük bir örneği.
Bu düşünceyle yürüyüş parkurumu uzattım.
Rotama Karaalioğlu Parkı’nı ekledim.
Hani halkın dilindeki adıyla: Karaoğlan Parkı.
Saat Kulesi’nden Kaleiçi’ne girdim.
Üç Kapılar (Hadrian Kapısı)’a doğru yürürken eski günler ilişti aklıma.
Bazı yerler kapanır, ama kokusu kalır.
“Börekçi Zamora…” dedim içimden.
Üç Kapılar’dan ilerledim, adımlarım beni Hıdırlık Kulesi’ne götürdü.
Kaleiçi’nin bazı köşelerinde çiçekler yolunmuş, geceden kalma çöp kokusu sinmişti ortama.
Adımlarımı hızlandırdım.
Hıdırlık Kulesi’ne vardım.
Hazır zamanı da yaklaşmışken, bilmeyenler için adının nereden geldiğini hatırlatalım.
Hıdırellez; Her yıl 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece kutlanan, baharın gelişini, doğanın uyanışını ve Hızır ile İlyas’ın yeryüzünde buluşmasını simgeleyen köklü bir bayramdır.
O gece dilekler gül ağacının altına bırakılır.
Araba isteyen oyuncak araba, ev isteyen çizilmiş bir ev, çocuk isteyen küçük bir bez bebek koyar.
Kural nettir: Sabah gün doğmadan, kimseyle konuşmadan dileğini alır ve denize atarsın.
Mahalleli bilir; O sabah denize yürüyüşün sonu, dileklerin suya bırakıldığı yerdir.
İşte o yerin adı Hıdırlık’tır.
Kulenin adı da buradan gelir.
Ama kule…
Büyükşehir Belediyesi’nin yıllardır bitmeyen restorasyonu nedeniyle paslı demirlerle kapalı.
İçimden geçirdim: 6 Mayıs sabahı bir kule maketini gül ağacının altından alıp denize atsam,
belki bu restorasyon da tamamlanır.
Çünkü bu ülkede bazı işler, ya unutulunca hızlanıyor ya da hatırlatılınca rahatsız ediyor.
Neyse…
Oradan parka girdim.
Bir hareketlilik vardı. Ama sıradan değil.
Hummalı bir çalışma…
Parke taşları düzeltiliyor, çiçekler yerleştiriliyor, her yer özenle süsleniyordu.
Yarı kapalı spor salonunun yanında, çocukların top oynadığı futbol sahasını bile çimle kaplamışlardı.
Sordum: “Ne oluyor?”
“FoodFest var” dediler.
Bir an durdum.
İçimden “Güzel” dedim.
“Festival şehre yakışır. Antalya gastronomisi büyür.”
Eve gidene kadar bu düşünceyle yürüdüm.
Eve gelince interneti açtım.
Karşıma bir rakam çıktı: 60 milyon TL.
Bir park için mi?
Bir festival için mi?
Yoksa bir şehrin önceliklerini test etmek için mi?
Ardından mahalleden dostlarımı aradım.
Anlattıkları ise bambaşkaydı:
“Festivalde kabuklu yumurta yeme abi,” dediler.
“Gece çim sulama musluklarında bulaşık yıkıyorlar.
Kapanıştan sonra tezgahların etrafında fareler, kediler dolaşıyor.
Kanalizasyon yok, atıklar yağmur oluklarına dökülüyor.
Festival sonrası her yeri böcek ve sinek basıyor…”
Bir an durdum.
Şu soruyu sordum kendime: Bu mudur gastronomi?
Gastronomi dediğin şey vitrin değil, disiplindir.
Hijyen yoksa, geri kalan her şey sadece gösteridir.
Antalya’nın mutfağı; ustasıyla, geçmişiyle, emeğiyle bilinir.
Ama anlatılan tablo… Fritöz dumanında kaybolmuş bir panayırdan ibaret.
Sonra tespitler kendiliğinden sıralandı: 60 milyon TL…
Bu parayla Hıdırlık Kulesi bitirilemez miydi?
Kaleiçi’nde bir tuvalet yapılamaz mıydı?
Çocukların sahasını alıp etkinlik alanına çevirmek…
Bu mudur planlama?
Bir yıl parkın yüzüne bakmamak…
Sonra festival diye çiçeklerle donatmak…
Bu mudur hizmet?
Esnafın ensesinde KUDEB, kurul, Tarım Bakanlığı, zabıta…
Ama hemen yanında festival tezgahı…
Bu mudur adalet?
Trafik zaten kilit…
Üstüne bir de festival yükü…
Bu mudur akıl?
Ve en önemlisi: Hijyen yoksa, bu neyin festivali?
Sorular çoğaldıkça, cevapların eksikliği daha görünür oluyor.
Ama mesele burada bitmiyor.
Bir yıl önce…
7 muhtar ve yüzlerce mahalle sakini bir dilekçe hazırladı.
“Bu tür organizasyonlar yapılmasın” dedi.
Belediye Başkanı Muhittin Böcek söz verdi: “Karaalioğlu Parkı’nda bu tür etkinliklere izin verilmeyecek.”
Türkiye’de sorun tam da burada başlıyor: Söz veriliyor, hafıza unutuyor, sistem devam ediyor.
Bugün geldiğimiz noktada ise aynı tablo yeniden karşımızda.
Asilin verdiği sözü,
Vekili tutmuyorsa,
İşler karışmış demektir.
Mesele şu: Karaalioğlu Parkı bir alan değil, bir hafızadır.
Ve hafıza, En çok unutulunca zarar görür.
Çünkü bir şehir, parklarını kaybetmeden önce hafızasını kaybeder.
Yorumlar
Kalan Karakter: