Çocukluğumuzda ağustos böceğine “cırcır böceği” derdik. Yaz akşamlarında ağaçların arasından yükselen o bitmek bilmez sesi dinler, görünmeyen bir canlının nasıl bu kadar çok ötebildiğine şaşardık. Sonra bu böceğin adı, insanlara da yakıştırılır oldu.
Mahallede, okulda, iş yerinde hep birileri vardı. Konuşurlardı. Hem de durmadan. Bir konu biter, başka bir konu başlar; o da tükenirse aynı şeyler yeniden anlatılırdı. Söyledikleri sözler çoğalırdı ama anlamları çoğalmazdı. İşte o zaman büyüklerimiz, “Tam bir cırcır böceği” derdi.
Aslında çok konuşmak başlı başına bir kusur değildir. İnsan bazen heyecanla, bazen bilgiyle, bazen de paylaşma isteğiyle konuşur. Sorun, sözün değerini unutunca başlar. Sürekli konuşan kişi, bir süre sonra kendi sesini duyar ama karşısındakini duyamaz olur. Oysa iletişim sadece anlatmak değil, anlamaktır da.
Günümüzde cırcır böceklerinin sayısı sanki daha da arttı. Sosyal medyada, televizyon ekranlarında, günlük sohbetlerde herkes konuşuyor. Her konuda fikrimiz var; ama birbirimizi dinlemeye ayırdığımız zaman yok. Gürültü büyüyor, anlam küçülüyor.
Bir insanı değerli kılan, ne kadar çok konuştuğu değil; ne zaman konuşacağını ve ne zaman susacağını bilmesidir.
Yaz gecelerinde duyduğumuz cırcır böcekleri doğanın sesidir; onlara diyecek sözümüz yok. Ama insanlar için aynı şeyi söylemek zor. Çünkü insanın sesi, ancak düşünceyle birleştiğinde anlam kazanır. Aksi hâlde geriye, yaz gecelerindeki o kesintisiz uğultuya benzeyen bir gürültü kalır.
Belki de çağımızın en büyük kıtlığı petrol, su ya da para değildir. Birkaç dakikalık sessizliktir. İnsanların birbirini gerçekten dinlediği, kimsenin fikrini bağırarak satmaya çalışmadığı birkaç dakikalık sessizlik… Ama bu pek mümkün görünmüyor. Çünkü cırcır böcekleri mevsimi hiç bitmiyor.
Asıl korkulacak olan, insan suretinde olup da ömür boyu susmayı hiç öğrenemeyen cırcır böcekleridir.
Yorumlar
Kalan Karakter: