Bir yarış başladı… Koca koca şehirlerde gösterişli iftar sofralarına katılma yarışı. Dernekler, odalar davetler gönderdi. Daveti alanlar, “çağrıldık” demenin gururuyla koşa koşa salonlara doluştu. İsim listeleri hazırlandı, numaralı masalar kuruldu. Kimi davetliler ve basın için ayrılması gereken masalar unutuldu, kimi isimler son anda hatırlandı.
Menü her yerde aynıydı: çorba, ana yemek, pilav, salata, tatlı, ayran ve su. Masalarda hurma ve zeytin eksik değildi. Davetliler yerlerini aldı, sohbetler başladı, tabaklar hızla boşaldı. Şehrin üst düzey yöneticileri kürsüye çıktı, konuşmalar yapıldı. Masalara dağılmış basın mensupları bir anda mantar gibi ortaya çıkıp fotoğraflar çekti. Kimi gazeteciler ise “Biz olmasak haberinizi kim yapacak?” diyerek sitem etti; davet edilip de masa ayrılmadığı için salonu terk edenler ettiler.
En dikkat çekici manzara ise şuydu: İftarını hızla tamamlayan bazı davetlilerin, yöneticilerin yanına geçip fotoğraf karesine girebilmek için adeta yarışması… İte kaka en ön sırada yer kapma telaşı…
Öte yanda, aynı şehrin başka bir köşesinde bir kapıyı aralayalım. Yıkık dökük duvarların arasında, eski eşyaların gölgesinde yere kurulmuş mütevazı bir sofra… Bir aile, şükürle başlayan iftarında zeytin, çorba ve varsa biraz salatayla orucunu açıyor. Belki marketin en ucuz reyonundan alınmış birkaç ürün, belki pazar yerinin kalanlarından toplanmış bir iki patates ya da meyve… Sofra sade, ama dualar samimi.
Toplantılarda bu insanların hayatı için neler yapılabileceği konuşulur; kararlar alınır gibi yapılır ve çoğu zaman unutulur. Bir tarafta iftar sofralarına milyonlar harcanırken, diğer tarafta insanlar bir iki zeytinle şükrederek oruç açar.
Oruç, aç kalmayı anlamak içindi; açları unutarak tok sofralar kurmak için değil. İftar, gösterişe değil paylaşmaya yakışır. Aynı şehirde iki ayrı sofra kuruluyorsa, birinde ışıklar göz kamaştırırken diğerinde karınlar yarı aç kalkıyorsa, orada eksik olan yemek değil; vicdandır.
Yorumlar
Kalan Karakter: