İnsan, hızın büyüsüne kapılmış bir varlıktır. Koşmayı, yetişmeyi, öne geçmeyi kutsallaştırır. Oysa bir kaplumbağa, tüm bu telaşın ortasında sessizce başka bir hakikati fısıldar: Zaman, hızla değil, varlıkla ölçülür.
Kaplumbağa ağırdır; ama gecikmiş değildir. Onun her adımı, bir niyetin tamamlanmış halidir. İnsan ise çoğu zaman hızlıdır; ama eksiktir. Çünkü acele, varoluşun içini boşaltır. Hız arttıkça, anlam azalır.
Belki de kaplumbağa teorisi, insanın unuttuğu en eski bilgiyi hatırlatır: Hayat bir yarış değil, bir tanıklıktır. Var olmak, bir yere ulaşmaktan çok, yolda kalabilme becerisidir.
Bir kaplumbağayı izlediğimizde sıkılırız. Çünkü onun ritmi bizim sabırsızlığımızı açığa çıkarır. Oysa bu sıkıntı, dış dünyanın değil, iç dünyanın bir yansımasıdır. Kaplumbağa bize şunu sorar:
“Neden bu kadar acelecisin? Varacağın yer gerçekten var mı?”
Belki de en büyük yanılgımız, zamanı doğrusal bir çizgi sanmamızdır. Oysa kaplumbağa, zamanı bir daire gibi yaşar: her an, kendine yeterlidir. Gelecek, onun için bir hedef değil; yalnızca bir ihtimaldir.
İnsan hızlandıkça kendinden uzaklaşır. Kaplumbağa yavaşladıkça kendine yaklaşır. Bu yüzden gerçek ilerleme, bazen yavaşlamayı öğrenmektir.
Ve belki de hakikat şudur:
Hayat, hızlı olanın kazandığı bir yarış değil; farkında olanın derinleştiği bir yolculuktur.
Yorumlar
Kalan Karakter: