İnsan, çoğu zaman kendini sahip olduklarıyla tanımlar: bilgisiyle, gücüyle, başarılarıyla. Oysa bunların hiçbiri, insan olmanın özünü tam olarak açıklayamaz. Belki de insan, en çok sevdiği kadar insandır, sevgi kalpte büyür. Çünkü kalp, yalnızca bir organ değil; anlamın, değerin ve yönelişin merkezidir.
“Sevgi varsa eğer, dünya tamamdır” sözü, ilk bakışta romantik bir teselli gibi görünebilir. Ancak derinlemesine düşünüldüğünde, bu ifade insan varoluşuna dair radikal bir iddia taşır: Tamlık, nesnel bir bütünlük değil; ilişkisel bir deneyimdir. Yani insan, kendi başına “tam” olmak zorunda değildir. Onu tamamlayan şey, başkalarıyla kurduğu bağdır.
Eksiklik, modern insanın en büyük korkularından biridir. Kusursuz olma arzusu, bireyi sürekli bir yetersizlik hissine sürükler. Oysa eksiklik, aynı zamanda bir çağrıdır. İnsanı başkasına, dünyaya ve anlam arayışına yönelten bir boşluktur. Eğer bu boşluk sevgiyle karşılanırsa, artık bir eksiklik değil, bir bağ haline gelir.
Sevgi burada yalnızca bir duygu değildir; bir kabul biçimidir. İnsanları olduğu gibi görebilmek, eksikleri bir kusur olarak değil, bir insanlık hali olarak anlayabilmektir. Belki de bu yüzden sevgi, tamamlamaz; dönüştürür. Eksik olanı yok etmez, ona yeni bir anlam kazandırır.
Bu noktada insanın değeri, ne kadar “tam” olduğuyla değil, ne kadar sevgi taşıyabildiğiyle ölçülür. Çünkü sevgi, insanı kendinden çıkarır ve başkasına yöneltir. Ve insan, ancak kendini aşabildiği ölçüde gerçekten insan olur.
Sonuç olarak, insan kalbi kadar insandır. Ve eğer o kalpte sevgi varsa, eksiklikler bir yük olmaktan çıkar; varoluşun en sahici parçalarına dönüşür.
Belki de gerçek bütünlük, kusursuzlukta değil, sevgiyle kabul edilen eksikliklerde saklıdır.
Yorumlar
Kalan Karakter: