Antalya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı, Antalya Limanı’nın büyütülmesini, konteyner taşımacılığının artırılmasını ve Serbest Bölge’nin genişletilmesini Antalya’nın geleceği için stratejik bir yatırım olarak görüyor.
Bense tam tersini düşünüyorum.
Bu yaklaşım, Antalya’nın geleceği adına bugüne kadar ortaya konulmuş en büyük stratejik yanlışlardan biridir.
Çünkü burada sözünü ettiğimiz yer, sıradan bir sanayi bölgesi değildir. Bir yanında Konyaaltı Sahili, diğer yanında Beldibi’nden başlayıp Kemer’e kadar uzanan, yüzü aşkın beş yıldızlı otelin bulunduğu dünyanın en önemli turizm koridorlarından biri yer alıyor.
Dünyanın dört bir yanından milyonlarca insan Antalya’ya konteyner limanını görmek için gelmiyor. Antalya’yı tercih etmelerinin nedeni; masmavi denizi, doğal güzellikleri, temiz sahilleri ve yıllar içinde oluşturduğu güçlü turizm markasıdır.
Şimdi ise bu turizm koridorunun tam ortasında bulunan limanın daha da büyütülmesi öneriliyor.
Bunun adı kalkınma değildir. Bunun adı, Antalya turizminin kalbine yerleştirilmiş, zamanı ayarlanmış bir tehdittir.
Tam da Antalya’nın, 196 ülkenin katılımının beklendiği COP31 İklim Zirvesi’ne ev sahipliği yapmasının konuşulduğu bir dönemde, kentin en değerli kıyısında konteyner limanını büyütmeyi tartışıyor olmak başlı başına üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişkidir.
Bir yanda sürdürülebilirlik, iklim değişikliğiyle mücadele ve temiz deniz hedefleri konuşulurken, diğer yanda ağır yük taşımacılığının genişletilmesini stratejik hedef olarak görmek Antalya’nın geleceği açısından ciddi bir sorgulamayı hak ediyor.
Üstelik Antalya Valisi Hulusi Şahin’in eşi Ebru Şahin’in, Antalya Mavi Akdeniz İnisiyatifi’nin proje koordinatörü olarak denizlerin korunması, deniz kirliliğinin azaltılması ve sürdürülebilirlik konusunda yürüttüğü çalışmalar da dikkate alındığında, aynı şehirde bir yandan “Mavi Akdeniz” vizyonunun anlatılması, diğer yandan yük limanının büyütülmesini savunan önerilerin gündeme gelmesi kamuoyunda ister istemez bir tutarlılık tartışmasını beraberinde getiriyor.
İşin en düşündürücü tarafı ise bu vizyonun, turizm sektörünü temsil eden bir isim tarafından savunuluyor olmasıdır.
Yarın Konyaaltı’ndaki, Beldibi’ndeki ve Kemer’deki turizm yatırımcılarının karşısına çıktıklarında bu projeyi nasıl anlatacaklar?
Üstelik yıllardır aynı sektörde omuz omuza yürüdükleri, dostluk kurdukları ve birlikte yatırım yaptıkları birçok turizmcinin otelleri de tam bu sahil bandında bulunuyor.
Bugün değeri yüz milyonlarca doları bulan bir kıyı yatırımının karşısına büyüyen bir yük limanı yapmak, o yatırımın değerini artırır mı, yoksa azaltır mı?
Dünyanın önde gelen turizm kentleri kruvaziyer turizmini büyütmenin yollarını ararken, Antalya’nın en değerli kıyısında yük limanını büyütmeyi konuşması gerçekten gelecek vizyonu mudur? Yoksa yıllar önce terk edilmesi gereken bir kalkınma anlayışının gecikmiş bir tekrarı mıdır?
Bu sorunun cevabını herkes vicdanında saklı. Belki de ilk konteyner gemisi beş yıldızlı bir tatil köyünün önünde boşaltma sırası beklerken demirlediğinde açıklayabiliriz bu ikilemi.
Kimse “teknoloji gelişti”, “çevreci liman yapılacak”, “modern sistemler kullanılacak” diyerek geçmişten ders almamazlık yapmamalıdır.
Yakın tarih bunun en somut örneğini bize gösteriyor.
Mersin, bir zamanlar deniziyle yaşayan bir şehirdi. Liman büyüdü, yük taşımacılığı arttı ve kıyının karakteri değişti.
Çocukluğumuzda büyüklerimiz, “Bu balık liman tarafından tutulmuş, mazot kokar.” derdi. Bu söz yalnızca bir çocukluk hatırası değil; sanayi limanlarının kıyı şehirlerinde bıraktığı etkinin kısa bir özetidir.
Üstelik mesele sadece görüntü kirliliği de değildir.
Bir kimyasal madde taşıyan gemide yaşanacak kaza…
Denize düşecek tehlikeli bir konteyner…
Yakıt sızıntısı…
Deniz ekosisteminde oluşabilecek geri dönüşü olmayan tahribat…
Bunların hiçbiri hayal değildir.
Böyle bir felaket yaşandığında ekonomik zarar telafi edilebilir. Ancak kirlenen denizi, yok olan canlı yaşamını ve zedelenen turizm markasını geri getirmek mümkün değildir.
Ancak bu tartışmanın daha derin bir boyutu vardır.
Antalya Limanı’nın büyütülmesini en güçlü şekilde savunan çevrelerin önemli bir kısmı, yıllardır Antalya’nın dağlarını mermer ocaklarıyla parçalayan anlayışın temsilcileridir.
Toroslar’ın birçok noktasında dağlarımız adeta beyaz peynir gibi dilimleniyor. Binlerce yılda oluşmuş doğal miras, bloklar halinde kesiliyor, kamyonlara yükleniyor, limana taşınıyor ve gemilerle ham madde olarak yurt dışına gönderiliyor.
Üç kuruşluk ekonomik kazanç uğruna, geri dönüşü olmayan doğal zenginliklerimizi kaybediyoruz.
Şimdi aynı anlayış deniz için yeni bir gelecek tasarlıyor.
Sormak gerekiyor:
Dağlarını koruyamayan bir anlayışın denizini koruyacağına nasıl inanacağız?
Doğayı sadece çıkarılacak maden, taşınacak yük ve kazanılacak para olarak gören bir zihniyetin çevreyi koruması mümkün değildir.
Bu nedenle burada yalnızca bir liman projesi tartışılmıyor.
Bir tarafta dağları kesenler…
Diğer tarafta denizi konteyner koridoruna çevirmek isteyenler…
Ortak noktaları ise aynı bakış açısıdır.
Doğa onlar için korunması gereken bir miras değil, tüketilecek bir kaynaktır.
İşte buna “doğa düşmanlığı ortaklığı” demek yanlış olmayacaktır.
Elbette ihracat gelişmelidir.
Elbette ticaret büyümelidir.
Ancak bunun yolu, Türkiye’nin en değerli turizm kıyılarından birini ağır yük taşımacılığının merkezi hâline getirmek değildir.
Antalya’nın gerçek zenginliği limanı değildir.
Toroslarıdır.
Ormanlarıdır.
Konyaaltı’dır.
Beldibi’dir.
Kemer’dir.
Masmavi denizidir.
Ve dünyanın hayranlık duyduğu turizm markasıdır.
Bunlar kaybedildiğinde yeniden inşa edilemez.
Bugün alınacak karar yalnızca bugünün ekonomisini değil, çocuklarımızın ve torunlarımızın yaşayacağı Antalya’yı da belirleyecektir.
Bu nedenle asıl soru şudur:
Biz gelecek nesillere daha büyük bir yük limanı mı bırakmak istiyoruz, yoksa dünyanın gıptayla baktığı Antalya’yı mı?
Yorumlar
Kalan Karakter: