Bazı tarihler vardır; takvim yaprakları ilerlese de yerinden kıpırdamaz. 6 Şubat da onlardan biri. Üç yıl geçti, ama o geceyle birlikte çöken sessizlik hala bu coğrafyanın içinde yaşamaya devam ediyor.
Depremin ardından yükselen ağıtlar, sadece kaybedilen canların değil, kırılan bir düzenin sesiydi. O gün yalnızca binalar yıkılmadı; kalpler sustu, nefesler sustu, kahkahalar sustu. Umut, bir gecede ağır bir enkazın altında kaldı. Koca bir coğrafya, bir anda tarif edilmesi zor bir sessizliğe gömüldü.
8 Şubat sabahı gönüllü olarak Hatay’a vardığımızda, bu sessizliğin içindeki tek süreklilik ambulans sesleriydi. Yirmi dört saat boyunca hiç durmadan çalan sirenler… Altı gün, altı gece. Zamanın akmadığı, hayatın askıda kaldığı bir yerdeydik. Gecenin ve gündüzün farkı yoktu; yalnızca bekleyiş, yorgunluk ve belirsizlik vardı.
Karşımıza çıkan manzara, yalnızca yıkılmış binalardan ibaret değildi. Bir düzen çökmüştü. Sokaklar tanınmaz hâle gelmiş, mahalleler silinmiş, yön duygusu kaybolmuştu. İnsanların gözlerinde aynı ifade vardı: Ne olduğunu anlamaya çalışan, ama çoktan her şeyini kaybetmiş bir bakış.
Biz de o çökmüş düzenin ortasında, elimizden geldiğince bir şeyler yapmaya çalıştık. Yapabildiğimiz; ayakta kalabilenlere destek olmak, ihtiyacı olanlara ulaşmak ve yardım etmek isteyenlerle ihtiyaç duyanları buluşturmaktı. Bazen bir şişe su, bazen bir battaniye, bazen sadece birinin elini tutmak… Orada anlamı olan şeyler çok küçüktü ama yoklukları çok büyüktü.
Günler ilerledikçe yıkımın boyutu daha da görünür hâle geldi. Yıkılan yalnızca beton değildi; hatıralar, planlar, gelecekler de enkazın altında kalmıştı. Bir sokakta çocuk sesi duyulmuyordu. Bir evin kapısı artık açılmayacaktı. Bir masa bir daha kurulmayacaktı.
Altıncı günün sonunda geri dönmek zorunda kaldık. Mental olarak tükenmiştik. Hayat, mecburen bizi geri çağırıyordu. Çocuğumuz bizi geri çağırıyordu. Oradayken ağlayamayan bizler, dönüş yolunda, yaşanan acılara ortak olabildiğimiz o anları düşünerek gözyaşlarıyla evimize ulaştık.
O günlerden sonra, bir daha böyle zamanlarda daha doğru ve faydalı olabilmek için AKUT gönüllüsü oldum. Çünkü bazı tanıklıklar, insanın hayatında yalnızca bir hatıra olarak kalmıyor; bir sorumluluğa dönüşüyor.
Bu yazıda bilinçli olarak anlatmadığım çok şey var. Çünkü insanların yüreklerindeki acıların zaten yeterince ağır olduğunu düşünüyorum. Bu satırlar bir ağıt değil; bir tanıklık.
Bazı coğrafyalar, bir gün bütün seslerini kaybeder.
Ama insan, o sessizliğin içinden yine de birbirine tutunmayı öğrenir.
Ve bazen umut, tam da her şey sustuğunda yeniden filizlenir.
Yorumlar
Kalan Karakter: