İnsan, kendini “ben” ile “öteki” arasında çizdiği sınırlarla tanımlar. Bu sınırlar, kimliğimizi koruduğumuzu düşündüğümüz görünmez duvarlardır. Oysa ya bu duvarlar bir yanılsamadan ibaretse? Ya “başkası” dediğimiz kişi aslında başka bir biçimde var olan kendimizse?
Bu düşünce, empatiyi alışılmış anlamının ötesine taşır. Artık empati, bir başkasının duygularını anlamaya çalışmak değil; doğrudan o duygunun kendisi olmaktır. Çünkü karşımızdaki kişi bizden ayrı değilse, onun acısı bizim acımız, onun sevinci bizim sevincimizdir. Böyle bir bakış açısında zarar vermek, yönünü şaşırmış bir eylem haline gelir. Başkasına uzanan her zarar, dolaylı değil, doğrudan kendine yönelmiştir.
Bu fikir, bazı kadim öğretilerde yankısını bulur. Doğu felsefelerinde “birlik” kavramı, bireylerin ayrı varlıklar değil, tek bir bütünün tezahürleri olduğunu söyler. Modern dünyada ise bireysellik ön plana çıkmış, “ben” ve “öteki” arasındaki ayrım keskinleşmiştir. Belki de bu yüzden empati, öğrenilmesi gereken bir beceri gibi görülür; oysa bu perspektifte empati, zaten var olan bir gerçeğin hatırlanmasıdır.
Mutlak empati, etik anlayışımızı da dönüştürür. Kurallar, yasaklar ya da cezalar ikinci plana düşer. Çünkü birine zarar vermemek artık bir zorunluluk değil, kaçınılmaz bir farkındalıktır. İnsan, kendi elini ateşe sokmak istemediği gibi, “başkasına” zarar vermek de istemez. Burada ahlak, dışsal bir sistem olmaktan çıkar; içsel bir bilince dönüşür.
Ancak bu düşünce kolay bir kabul değildir. Günlük hayatın çatışmaları, farklılıkları ve sınırları içinde “herkes benim” demek çoğu zaman soyut kalır. Belki de mesele, bunu mutlak bir gerçek olarak kabul etmekten ziyade, bir yönelim olarak benimsemektir. Her karşılaşmada, her anlaşmazlıkta şu soruyu sormak: “Eğer bu kişi ben olsaydım, ne hissederdim?”
Belki de dünya, bu sorunun daha sık sorulduğu bir yer olsaydı, daha az zarar, daha çok anlayış barındırırdı. Çünkü o zaman “başkası” kelimesi anlamını yitirir, geriye sadece genişlemiş bir “ben” kalırdı.
Yorumlar
Kalan Karakter: