Türkiye’de tarım ve hayvancılık konuşulurken daha çok market raflarındaki fiyatları tartışıyoruz. Meyve neden pahalı, et neden pahalı, süt neden pahalı diye soruyoruz. Kendi kendine yeten bir ülke olmaktan uzaklaştığımızı söylüyor, tarımsal ve hayvansal ürün ithalatını eleştiriyoruz.
Ancak çoğu zaman meselenin yalnızca ekonomik boyutuna odaklanıyoruz.
Oysa tarım ve hayvancılık konusu; gıda güvenliği kadar aileyi, toplumsal yapıyı ve ülkenin geleceğini de ilgilendiren bir meseledir.
Yıllardır köyden kente göçü konuşuyoruz. Köylerde gençlerin kalmadığını, çiftçilerimizin yaş ortalamasının her geçen yıl yükseldiğini biliyoruz. Avrupa’nın birçok ülkesinde gençlerin tarım ve hayvancılığa yönelmesi için özel teşvik programları uygulanırken, ülkemizde üretimin yükü giderek daha ileri yaşlardaki çiftçilerin omuzlarına bırakılmış durumdadır.
Ancak burada gençleri ve aileleri suçlamak doğru değildir.
Hiç kimse geleceğini göremediği bir alanda kalmaya zorlanamaz. Bir genç, köyünde kalıp üretim yapmak yerine büyük şehre gitmeyi tercih ediyorsa, önce bu tercihin nedenlerini sorgulamamız gerekir. Sorun gençlerin üretmek istememesi değil, üretimin yeterince desteklenmemesi ve birçok insan için sürdürülebilir bir gelecek sunamamasıdır.
Bugün birçok anne ve baba da çocuklarının tarımla uğraşmasını değil, şehirde bir iş sahibi olmasını istemektedir. Çünkü tarım ve hayvancılığın yaşadığı sorunları en yakından onlar görmektedir. Artan maliyetler, gelir belirsizliği ve gelecek kaygısı aileleri farklı arayışlara yöneltmektedir.
Sonuç olarak insanlar doğdukları, büyüdükleri ve aidiyet hissettikleri yerleri terk etmektedir.

Fakat köyden kente göç yalnızca bir adres değişikliği değildir.
Bu süreç aynı zamanda aile yapısını, sosyal ilişkileri ve toplumsal dengeleri de etkilemektedir.
Şehirlerde yeni bir hayat kurmaya çalışan aileler yüksek kira bedelleri, ulaşım giderleri, eğitim masrafları ve artan yaşam maliyetleriyle karşı karşıya kalmaktadır. İnsanlar yıllarca içinde yaşadıkları sosyal çevreden, akrabalık ilişkilerinden ve dayanışma kültüründen uzaklaşmaktadır.
Bugün artan boşanma oranlarını, aile içi sorunları ve toplumsal yalnızlaşmayı konuşuyorsak, bu değişimin etkilerini de göz ardı etmemeliyiz.
Özellikle gençler açısından ortaya çıkan tablo üzerinde düşünmek zorundayız. Üretimden uzaklaşan, geleceğe ilişkin kaygıları artan ve kendisine bir çıkış yolu arayan bazı gençler, kolay para kazanma vaatlerinin peşine sürüklenebilmektedir. Yasadışı bahis ve sanal kumar ağlarının her geçen gün daha fazla insanı etkisi altına alması tesadüf değildir.
Borç batağına sürüklenen gençler, icra dosyalarıyla mücadele eden aileler, dağılan yuvalar ve kaybolan hayatlar artık toplumun önemli sorunlarından biri haline gelmiştir.
Benzer şekilde suç örgütleri de en çok umutsuzluğun, işsizliğin ve gelecek kaygısının bulunduğu alanlarda zemin bulmaktadır. Hedefsiz bırakılan, üretimden uzaklaşan ve aidiyet duygusunu kaybeden gençlerin bu yapıların etkisine açık hale gelmesi hepimiz için düşündürücü olmalıdır.
Elbette bütün bu sorunların tek sebebi tarımdaki gerileme değildir. Ancak güçlü bir kırsal yapı ile güçlü aileler arasında doğrudan bir ilişki bulunduğu da inkâr edilemez bir gerçektir.
Devletin görevi yalnızca destekleme ödemesi yapmak değildir. Sosyal devlet olmanın gereği olarak insanların yaşadıkları yerde üretebilmelerini, geçinebilmelerini ve gelecek kurabilmelerini sağlayacak şartları oluşturmaktır.
Tarım ve hayvancılık konusunda artık günü kurtaran değil, geleceği planlayan politikalara ihtiyaç vardır. Çiftçiler, üretici örgütleri, akademisyenler, yerel yönetimler, meslek kuruluşları ve sivil toplum örgütleri başta olmak üzere konunun tüm paydaşları dinlenmeli; ülkemizin tarım, hayvancılık ve kırsal kalkınma vizyonu uzun vadeli bir bakış açısıyla yeniden ele alınmalıdır.
Devletin sosyal devlet olmasının gereğini yerine getirmesi ve Anayasa’nın kendisine yüklediği aileyi koruma görevini etkin şekilde hayata geçirmesi gerekmektedir. Ailenin korunması yalnızca sosyal yardımlar veya hukuki düzenlemelerle sağlanamaz. İnsanların doğdukları ve yaşadıkları yerlerde üretmeye devam edebilmeleri, geçimlerini sağlayabilmeleri ve çocuklarına gelecek kurabilmeleri de aile bütünlüğünün korunmasının ayrılmaz bir parçasıdır.
Tarım, hayvancılık, kırsal kalkınma, gençlik ve aile politikaları birbirinden bağımsız düşünülemez. Güçlü ailelerin yolu güçlü bir üretim yapısından, güçlü bir üretim yapısının yolu ise toprağını terk etmek zorunda kalmayan insanlardan geçmektedir.
Çünkü mesele yalnızca ne kadar üretim yaptığımız değildir.
Mesele, nasıl bir toplum olmak istediğimizdir.
Köylerini boşaltan, üreticisini kaybeden ve gençlerine gelecek sunamayan ülkeler sadece tarımsal üretimlerini kaybetmez; aynı zamanda toplumsal dayanışmalarını, aile bağlarını ve geleceğe olan güvenlerini de kaybederler.
Aksi halde önümüzdeki yıllarda boşalan köyleri, yaşlanan çiftçileri, artan ithalatı ve yükselen gıda fiyatlarını konuşmaya devam ederken; yasadışı bahis nedeniyle dağılan aileleri, suç örgütlerinin etkisine giren gençleri ve büyüyen sosyal sorunları da konuşmaya devam edeceğiz.
Üstelik bütün bunlar yaşanırken, bereketli Anadolu topraklarına sahip olmamıza rağmen adını dahi duymadığımız ülkelerden tarımsal ve hayvansal ürün ithal etmeyi sürdüreceğiz.
Köyden kente göçün faturası yalnızca tarımsal üretimdeki azalma değildir.
Bu faturanın içinde zayıflayan aile bağları, kaybolan umutlar, artan sosyal sorunlar ve geleceğe ilişkin endişeler de bulunmaktadır.
Bu nedenle tarım ve hayvancılık meselesi yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda sosyal, stratejik ve milli bir meseledir.
Yorumlar
Kalan Karakter: