“Kasım ayında dünya Antalya’yı konuşacak. Asıl soru ise şu: Dünya, Antalya’da ne görecek?”
Kasım ayında Antalya, dünyanın en önemli iklim zirvelerinden biri olan COP31’e ev sahipliği yapacak. Bu, kentimiz için yalnızca uluslararası bir organizasyon değil; aynı zamanda kendisini yeniden değerlendirmesi ve geleceğini yeniden planlaması için tarihî bir fırsattır.
İklim değişikliği artık yalnızca çevrecilerin gündemi değildir. Tarımı, turizmi, sanayiyi, ticareti, hukuku ve yaşamın her alanını etkileyen küresel bir gerçekliktir. Bu nedenle COP31’i yalnızca birkaç günlük bir zirve olarak görmek, bu büyük fırsatı kaçırmak anlamına gelir.
Ancak önce kendimize dürüst bir soru sormalıyız:
Dünyaya gerçekten ne anlatacağız?
Bugün Antalya’nın birçok noktasında çevre ve kalkınma dengesini ilgilendiren önemli tartışmalar yaşanıyor. Alakır Vadisi’nde su kaynaklarının korunmasına ilişkin uzun yıllardır süregelen tartışmalar, Finike ve Kaş’ta madencilik ve taş ocağı faaliyetlerine ilişkin kamuoyunda dile getirilen görüş ve kaygılar, Korkuteli’nde meraların geleceği, falezlerdeki yapılaşma baskısı, orman alanlarının farklı kullanımlara açılması ve giderek azalan su kaynakları… Bunların her biri farklı başlıklar gibi görünse de aslında aynı gerçeği hatırlatıyor.
Nasıl bir Antalya’yı gelecek kuşaklara bırakacağız?
İklim değişikliğiyle mücadele yalnızca karbon emisyonlarını azaltmaktan ibaret değildir. Aynı zamanda suyu korumaktır. Toprağı korumaktır. Ormanı korumaktır. Meraları, kıyıları, falezleri ve biyolojik çeşitliliği koruyarak kalkınabilmektir.
Elbette madencilik de olacaktır, turizm yatırımları da, enerji yatırımları da. Mesele bunların varlığı değil; nerede, nasıl ve hangi planlama anlayışıyla hayata geçirildiğidir. Gerçek kalkınma, doğal sermayeyi tüketerek değil; onu koruyarak büyümektir.
Bugün dünyanın gelişmiş ülkeleri yalnızca ekonomik büyüklükleriyle değil, doğal varlıklarını koruyabilme becerileriyle de öne çıkmaktadır. Ormanlar yalnızca üzerinde yatırım yapılacak alanlar değildir; su döngüsünün, biyolojik çeşitliliğin ve iklim direncinin temelidir. Akarsular yalnızca su taşımaz; yaşamı taşır. Meralar yalnızca otlak değildir; hayvancılığın ve gıda güvenliğinin güvencesidir. Falezler yalnızca Antalya’nın simgesi değil, bu kentin doğal kimliğidir. Su kaynakları ise geleceğin en stratejik zenginliğidir.
İklim değişikliğiyle mücadeleyi amaçlayan böylesine önemli bir zirveye hazırlanırken, yapılacak her yatırımın ve her planlamanın çevresel etkilerinin bilimsel ölçütlerle değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Çünkü çevreyi koruma iddiasındaki bir sürecin, çevresel hassasiyetleri de en üst düzeyde gözetmesi beklenir.
Eleştirilerin yanında, çözüm üreten ortak akıl girişimlerini de görmezden gelmemek gerekir.
COP31 hazırlıkları kapsamında ANSİAD öncülüğünde oluşturulan çalışma masalarında, farklı disiplinlerden akademisyenler, uzmanlar, meslek kuruluşları, sivil toplum örgütleri ve iş dünyası temsilcileri Antalya’nın geleceğine ilişkin kapsamlı çalışmalar yürütmektedir. YÖRSİAD Başkanı olarak benim de içinde yer almaktan onur duyduğum bu süreçte; çevreden tarıma, turizmden sanayiye, şehirleşmeden iklim politikalarına kadar birçok başlıkta hazırlanan raporlarla Antalya’nın geleceğine yönelik somut öneriler geliştirilmektedir.
Bu çalışmaların düzenlenen bir basın toplantısıyla kamuoyuyla paylaşılması, Antalya’nın yalnızca ev sahipliği yapan değil; aynı zamanda bilgi üreten, çözüm geliştiren ve ortak aklı önceleyen bir şehir olma iradesini göstermesi bakımından son derece değerlidir.
Antalya’nın en büyük zenginliği yalnızca denizi, güneşi ya da tarihi değildir. Aynı zamanda bu kent için düşünen, üreten ve ortak gelecek adına emek veren güçlü bir insan kaynağına sahip olmasıdır. Alanında uzman akademisyenlerin, bilim insanlarının, meslek kuruluşlarının ve iş dünyasının aynı masa etrafında buluşabilmesi, bu şehir ve ülkemiz adına büyük bir kazanımdır.
Şimdi yapılması gereken, ortaya konulan bu bilgi birikimini karar alma süreçlerine yansıtmaktır. Hazırlanan raporlar raflarda kalmamalı; merkezi idareye, yerel yönetimlere ve tüm karar vericilere yön veren bir yol haritasına dönüşmelidir.
COP31, Antalya için yalnızca uluslararası bir zirve değil; yeni bir başlangıç olmalıdır. Bu süreç, Antalya’nın su politikalarını, tarımını, turizmini, sanayisini, enerji yatırımlarını, madencilik faaliyetlerini ve şehirleşmesini birlikte ele alan bütüncül bir Yeşil Antalya Vizyonu oluşturmasına vesile olmalıdır.
Çünkü Antalya’nın en büyük zenginliği yalnızca otelleri değildir. Verimli ovalarıdır. Ormanlarıdır. Su havzalarıdır. Meralarıdır. Falezleridir. Doğal ve kültürel mirasıdır.
Bunlar kaybedildiğinde yerine yenisini koymak mümkün değildir.
COP31 sona erdiğinde geriye yalnızca sonuç bildirgeleri ve hatıra fotoğrafları kalmamalıdır. Geriye; ortak aklı esas alan, bilimin rehberliğinde şekillenen, hukuku önceleyen ve doğayı kalkınmanın rakibi değil en büyük sermayesi olarak gören yeni bir anlayış kalmalıdır.
Çünkü Antalya’nın geleceği, yalnızca ev sahipliği yaptığı uluslararası zirvelerle değil; suyunu, toprağını, ormanını, merasını, falezlerini ve doğal mirasını ne kadar koruyabildiğiyle anılacaktır. Gerçek yeşil dönüşüm de tam burada başlayacaktır.
Yorumlar
Kalan Karakter: