Osmanlı Saltanatı hâkimiyetinin, gittikçe ağırlaşan baskısı özellikle Türk kadınlarını ezmekte çok ileri gitmiştir. Orta çağda yetişmiş bazı Arap-İslam imamlarının içtihatları esas alınarak ve istenildiği gibi tefsir edilerek Türk kadını birçok insani hak ve özgürlüklerinden mahrum edilmiştir.
Kadın artık sosyal hayattan tamamen çekilmiş, okuyup yazması, fikir ve irfanca gelişmesi ayıp ve günah sayılır hale gelmiştir. Bir kadının sosyal hayata katılması, toplantılarda görülmesi ve topluluklara hitap etmesi, bir kitap yazması, bir dergiye edebi ve/veya ilmi yazı yazması dinsizliğe, ahlaksızlığa kanıt sayılmıştır.
Eline dini içerikli manzum ve mensur birkaç kitaptan başka bir kitap alan kadınların kâfirliğine ve baştan çıkmış olduklarına karar verilirdi.
Bütün aile hukukunda kadın, erkekten aşağı tutulurdu. Kadın evinde yüksek avlu duvarları ve sıkı pencere kafesleri arkasında güneş ışığından, hayat sesinden uzak yaşamaya mahkûm bırakılmıştı. Evinden dışarı çıktığı zaman ise çarşaf denilen kapkara bir örtüyle baştan ayağa kadar örtünür, yüzünü peçe dedikleri bir siyah tülle kapatırlardı. Bu çarşaf, bir torbaya benzerdi; peçe ne kadar kalın olursa o kadar makbul görülür, ince peçe kullanan kadınların iffetlerinden şüphe edilirdi. Çarşafın arasından kadının eli hatta parmak ucunun görünmemesi gerekirdi.
Kızlar evlenecekleri ve bütün ömürlerini beraber geçirecekleri erkeklerini görmeden ve tanımadan evlendirilirlerdi. Bir erkek 4 kadınla birden evlenebilir, hata daha fazlasını da odalık olarak alabilirlerdi.
Osmanlı zamanları, Türk kadını için ‘hakiki bir zindan, facia ve ıstırap devri’dir. Meşrutiyette bu karanlık biraz aralansa da, bu kısıtlı özgürlük bile çok sınırlı ve belli birkaç yerde görülebilmiştir.
Kadının içine sürüklendiği bu baskı ve özgürlüklerinin kısıtlanmasının, ‘Türk Sosyal Yaşam Kuralları’ ile hiçbir alakası yoktur. Saltanatın kendisi için dayanılacak kuvvet haline getirdiği baskı ve gericilik yabancılardan esinlenilerek Türk sosyal hayatına zorla kabul ettirilmeye çalışılmıştır.
Türk Milleti, manevi kültürü yüksek bir millet olarak kadının erkeğe eşitlik hakkını, kadının sosyal hayatındaki muhterem arkadaşlık ve yurt kardeşliği yerini, binlerce yıldan beri ve her milletten önce kabul etmiştir. Tarih buna dair örnekler ve belgelerle doludur.
En eski zamanlarda bile Hakan buyrukları”hatun ve hakan buyururlar ki...” sözleri ile başlardı. Orta Asya devletlerinde ve Anadolu Beyliklerinde kadınların devlet reisi, kumandan oldukları, mahkemelerde hâkimlik yaptıkları bilinmektedir.
Bazı İslam felsefecileri, Ortaçağ sonlarına kadar gelen Hıristiyan felsefecileri gibi, hep kadının aleyinde bulunmuşlar ve bu dinlere kadınlar için birçok baskı hükümleri ve esasları koymuşlardır.
Türkler, İslam dinini kabulden sonra da kadının hak ve özgürlüklerini korumakta uzunca bir süre devam etmişlerdir. Osmanlı saltanatı zamanındaki bütün baskılara, kâfirlik tehditlerine rağmen, kadınlık aleyhindeki, taassup ve irtica müesseselerinin devlet kuvveti ile birleşerek hâkim olabildikleri kasabalardan daha ileri geçememiş, köyler, kırlar, dağlar bu tesirlere sonuna kadar mukavemet etmişlerdir.
Anadolu ve Rumeli köylerine hiçbir zaman çarşaf ve peçe ile kadının; kapatılması zulmü girememiştir. Buralarda kadın, daima erkeğinin çalışkan bir iş ortağı ve samimi bir hayat arkadaşı olmuştur. Köylerimizde ve Türk beyliklerinde Osmanlı sarayının kabul ve tamim ettiği Harem ananesi kabul görmemiştir. Anadolu ve Rumeli Türkleri birçok noktalarda olduğu gibi, bunda da milli kültürüne sadık kalmakta sebat etmiştir.
Bundan 600 yıl önce, Anadolu’yu gezmiş olan Arap seyyahı İbni Batuda kitabında Anadolu Türk Kadınını şöyle anlatır:
“Allah, başka memleketlere ayrı ayrı verdiği güzelliklerin hepsini birden bu ülkede toplamıştır. Ahalisinin yüzü pek güzel, elbiseleri temiz ve yemekleri nefistir. Bu beldelerde bir zaviye veya eve insek komşu erkek ve kadınlar halimiz, hatırımızı sorarlardı. Burada kadınlar örtünmez, ayrılırken hısım akraba gibi samimi bir şekilde veda ederler…”
Aynı seyyah, Kayseri’de Emir Alaeddin Ertana’nın refikası Tügi Hatun ile görüştüğünü, bu kadının gayet alim ve bilgili olduğunu, Türklerin büyük kadınlara “Ağa” dediklerini anlatır. Anadolu’dan başka Türklerin yaşadığı diğer ülkelerden bahsederken “Burada ilginç bir durum gördüm ki, Türklerin kadınlara çok hürmet etmesidir. Bunların yeri erkekten yüksektir. Türk kadınları örtünmezler ve her yerde kocaları ile beraber bulunurlar” der.
Tüm bunlar bizlerin kadınlarımıza yanımızda yer verdiğimizi ve her alanda birlikte çalışma yaparak medeni milletler seviyesine ulaşacağımızı göstermektedir.
Kadını yok sayan Osmanlı ve Arap kültürünün Türk kültürü ile hiçbir zaman uyum içinde olması mümkün değildir.
Yorumlar
Kalan Karakter: