Bu düzen, insanlara yer vermekten çok sınır çizmeyi iyi bilir. Çoğumuza “burası sana yeter” denir ve sessiz kalmamız beklenir. Çünkü razı olan insanlar, seçen insanlardan daha kolaydır.
Toplum, bireyleri yerleştirmek ister; sorgulamayan, taşmayan, kendine biçilenle yetinen insanlar yaratır. Oysa size verilen yer, kim olduğunuzu değil; sizden ne beklendiğini gösterir.
Ve çoğumuz, farkına bile varmadan başkalarının çizdiği sınırların içinde yaşamayı öğreniriz. Yetinmek, kabullenmek, susmak… Bunlar erdem gibi öğretilir. Ama gerçekte, insanın kendine yabancılaşmasının en sessiz yollarıdır.
Oysa insanın içinde başka bir ses vardır. “Gerçekten burası mı?” diye soran, dar gelen her kalıba itiraz eden bir ses… İşte o ses, seçmenin başlangıcıdır.
Size ayrılan yere razı olmakla kendiniz için bir yer seçmek arasında büyük bir fark vardır. Ve o fark, sadece bir tercih değil; bir duruştur.
O farkı anladığınız gün, hayat değişmez belki ama siz değişirsiniz. Sınırlar aynı kalsa bile, artık onlara ait hissetmezsiniz. Ve insanlar… Artık sizinle eskisi gibi konuşamaz.
Çünkü siz, size verilen yere sığmamayı seçmişsinizdir. İnsan bazen kendi yerini bulmaz; kendi yerini inşa eder. Gerçek aidiyet, hazır verilmiş alanlarda değil, insanın kendi hakikatine yaklaşabildiği yerde başlar. Bu yüzden bazı yollar yalnızlaştırır, bazı seçimler anlaşılmaz kılar insanı. Ama insan, kendine ait olmayan bir hayatın içinde kaybolmaktansa, kendi gerçeğinin yükünü taşımayı seçer. Ve belki de özgürlük dediğimiz şey, tam olarak budur.
Yorumlar
Kalan Karakter: