Doğar ve büyürüz….
Reklam
Reklam
Ayla ÇEKİÇ

Ayla ÇEKİÇ

Doğar ve büyürüz….

15 Kasım 2019 - 10:16

Tüm bu gelişme süresince, aile yapımız, sosyal çevremiz, toplum içindeki yerimiz, karakterimiz farklı olsa da hepimizin yaşamında benzer alışkanlıklar ve olmazsa olmazlar vardır.
Yemek, içmek, uyumak, uyanmak gibi temel olan ihtiyaçların yanı sıra
Daha çok ya da daha az yaptıklarımız da mevcuttur.
Bu düzene o kadar aşina oluruz ki, değiştirme gereğinde bulunmadan yaşar gideriz.
Kısaca insan yaşamında yadırganmayacak rutinler….
Ve bir gün gelir ve tüm bu davranışlarımızdaki düzen değişir.
Bu değişim, kimi zaman iyi yönde olmakla beraber, ekseriyetle negatif yönde gelişir.
Yaşamın kolay yanı ile sürdürdüğümüz hayatımıza nerden geldiğini fark edemediğimiz duygusal travmaların etkisi ile savrulur, en kolayından dediğiniz rutin yaşamınız duvara toslar.
Bakarken göremez hale gelir, hatta bilincimiz sislenir.
İletişimimiz duraklar hatta kesintiye uğrar.
Bir fırtınanın tam ortasında her şeyin yer değiştirdiğini iliklerinize kadar hissedersiniz…
Bedeninize yerleşmiş, sinsi sinsi ilerlemiş ve sonunda patlamıştır.
Üstelik çağın kronik hastalığı depresyonun bağ kurmadığı kimse kalmadı diyebiliriz,
İnsan yaşamının rutini haline döndü…
Ancak bu rutine olan aşinalık, insanları çaresizlikle içinden çıkılmaz hale dönüştürdü.
Şaşırmıyoruz...’
Hani yanıbaşımızda gelişen savaş, yıkım, şiddet ve adaletsizliğe nasıl alıştık ise insanla bütünleşen bu his bunalıma da alıştık.
Evvel tarihlerde, adı koyulmamış bu hisle, karşılaştığımız ilk ortam aile içinde yaşanırdı.
İsteklerimizin yerine gelmediğinde ebeveynlerimizle yaşadığımız sıkıntı ve aldığımız hayır bizlere sıkıntı ve acı verirdi.
Çocukta filizlenen bu acılı his anne ve babaya sirayet eder.
Daha ileri ihtimali yüksek aile içi, sülale içi geçimsizlik hali ile küslük yaratırdı.
Bunun dışında bir de ekonomik bunalım var ki, son zamanlarda bireysel yaşanmakla    beraber, toplumun tamamında, tanımı kesin koyulacak halde sarmış vaziyette…
Öyle ki, ekonomik bunalım içindeki, yaşamının tam ortasında yanan yangını söndürememiş, bunalımdan kurtulamamış, yeni bir başlangıç tercihini kullanmamış ve içindeki yangınla kendisinin dışında yakınlarını da yakar olmuştur.
Toplumu saran ekonomik bunalım yansımalarını toplu intihar ve kendisinin hayattan vazgeçerken en yakınlarını da yanında götürme bilincine ulaşmış halde…
Her ne kadar ekonomik gerekçe ile bunalıma girilmiş olsa da Antalya’da yaşanan ‘intihar’, bunalımdan, kendini kurtarma eylemi öncesi eşine ve çocuklarını öldürdüğü gerçeğini görmezden gelemeyiz.
Baba yani fail önce iki çocuğunu ve eşini öldürüp sonrası kendi hayatına son vermiştir.
Şimşek’in işsizlik ve geçim sıkıntıları nedeni ile işlediği cinayetleri makul sınırlara çekerek değerlendirmemek lazım.
Nitekim, Selim Şimşek iki çocuğuna ve eşine yaşam hakkı tanımadı.
Bu sıkıntıdan kurtulamayacağına ‘evin reisi’ erkek olarak kendisi karar verdi.
Demem o ki; ülkemizde yaşanan kadın cinayetlerinde, yüzlerce kadını öldüren erkeklerin hep bir gerekçesi var.
Bu gerekçeler mahkemelerce de kabul görüyor ve cezaları hafifletiyor.
Daha iki ay önce polis memuru kendisinden boşanmak isteyen karısını beylik tabancası ile vurup, kendisi intihar etti.
Yine yakın zamanda eşinden boşanmak istediği için öldürülen Emine’nin eşi, yargılanırken ‘ağır tahrik’ indiriminden yararlandı. Ve 17 yıl hapis cezası aldı.
Şimşek iki çocuğunun ve eşinin hayatlarına kendi iradesi ile son verdi.
Ekonomik sıkıntı ile öldürdüğünü söylese suçu makul mu görecektik?
Bu sebeple yaşanan bu olay, erkek egemenliği ve evin reisi anlayışı ile kendi mülkiyetinde saydığı karısı ve çocuklarının, iradesi dışında işlenmiş bir cinayettir.
 
Tüm bu gelişme süresince, aile yapımız, sosyal çevremiz, toplum içindeki yerimiz, karakterimiz farklı olsa da hepimizin yaşamında benzer alışkanlıklar ve olmazsa olmazlar vardır.
Yemek, içmek, uyumak, uyanmak gibi temel olan ihtiyaçların yanı sıra
Daha çok ya da daha az yaptıklarımız da mevcuttur.
Bu düzene o kadar aşina oluruz ki, değiştirme gereğinde bulunmadan yaşar gideriz.
Kısaca insan yaşamında yadırganmayacak rutinler….
Ve bir gün gelir ve tüm bu davranışlarımızdaki düzen değişir.
Bu değişim, kimi zaman iyi yönde olmakla beraber, ekseriyetle negatif yönde gelişir.
Yaşamın kolay yanı ile sürdürdüğümüz hayatımıza nerden geldiğini fark edemediğimiz duygusal travmaların etkisi ile savrulur, en kolayından dediğiniz rutin yaşamınız duvara toslar.
Bakarken göremez hale gelir, hatta bilincimiz sislenir.
İletişimimiz duraklar hatta kesintiye uğrar.
Bir fırtınanın tam ortasında her şeyin yer değiştirdiğini iliklerinize kadar hissedersiniz…
Bedeninize yerleşmiş, sinsi sinsi ilerlemiş ve sonunda patlamıştır.
Üstelik çağın kronik hastalığı depresyonun bağ kurmadığı kimse kalmadı diyebiliriz,
İnsan yaşamının rutini haline döndü…
Ancak bu rutine olan aşinalık, insanları çaresizlikle içinden çıkılmaz hale dönüştürdü.
Şaşırmıyoruz...’
Hani yanıbaşımızda gelişen savaş, yıkım, şiddet ve adaletsizliğe nasıl alıştık ise insanla bütünleşen bu his bunalıma da alıştık.
Evvel tarihlerde, adı koyulmamış bu hisle, karşılaştığımız ilk ortam aile içinde yaşanırdı.
İsteklerimizin yerine gelmediğinde ebeveynlerimizle yaşadığımız sıkıntı ve aldığımız hayır bizlere sıkıntı ve acı verirdi.
Çocukta filizlenen bu acılı his anne ve babaya sirayet eder.
Daha ileri ihtimali yüksek aile içi, sülale içi geçimsizlik hali ile küslük yaratırdı.
Bunun dışında bir de ekonomik bunalım var ki, son zamanlarda bireysel yaşanmakla    beraber, toplumun tamamında, tanımı kesin koyulacak halde sarmış vaziyette…
Öyle ki, ekonomik bunalım içindeki, yaşamının tam ortasında yanan yangını söndürememiş, bunalımdan kurtulamamış, yeni bir başlangıç tercihini kullanmamış ve içindeki yangınla kendisinin dışında yakınlarını da yakar olmuştur.
Toplumu saran ekonomik bunalım yansımalarını toplu intihar ve kendisinin hayattan vazgeçerken en yakınlarını da yanında götürme bilincine ulaşmış halde…
Her ne kadar ekonomik gerekçe ile bunalıma girilmiş olsa da Antalya’da yaşanan ‘intihar’, bunalımdan, kendini kurtarma eylemi öncesi eşine ve çocuklarını öldürdüğü gerçeğini görmezden gelemeyiz.
Baba yani fail önce iki çocuğunu ve eşini öldürüp sonrası kendi hayatına son vermiştir.
Şimşek’in işsizlik ve geçim sıkıntıları nedeni ile işlediği cinayetleri makul sınırlara çekerek değerlendirmemek lazım.
Nitekim, Selim Şimşek iki çocuğuna ve eşine yaşam hakkı tanımadı.
Bu sıkıntıdan kurtulamayacağına ‘evin reisi’ erkek olarak kendisi karar verdi.
Demem o ki; ülkemizde yaşanan kadın cinayetlerinde, yüzlerce kadını öldüren erkeklerin hep bir gerekçesi var.
Bu gerekçeler mahkemelerce de kabul görüyor ve cezaları hafifletiyor.
Daha iki ay önce polis memuru kendisinden boşanmak isteyen karısını beylik tabancası ile vurup, kendisi intihar etti.
Yine yakın zamanda eşinden boşanmak istediği için öldürülen Emine’nin eşi, yargılanırken ‘ağır tahrik’ indiriminden yararlandı. Ve 17 yıl hapis cezası aldı.
Şimşek iki çocuğunun ve eşinin hayatlarına kendi iradesi ile son verdi.
Ekonomik sıkıntı ile öldürdüğünü söylese suçu makul mu görecektik?
Bu sebeple yaşanan bu olay, erkek egemenliği ve evin reisi anlayışı ile kendi mülkiyetinde saydığı karısı ve çocuklarının, iradesi dışında işlenmiş bir cinayettir.
 
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum